17/04/2026
Son akşam… O odada zaman sanki ağır ağır akıyordu. Kandilin titrek ışığı, duvarlara düşen gölgeleri hareket ettiriyor, her birinin içinde yaklaşan bir ayrılığın sessizliği hissediliyordu. Masanın etrafında toplanmışlardı; yorgun, meraklı ve biraz da tedirgin. Çünkü İsa Mesih o gece her zamankinden farklı konuşuyordu.
Ekmek eline alındığında kimse bunun sıradan bir akşam yemeği olmadığını anlamaya başlamıştı. İsa, ekmeği böldü; ama bu bir paylaşım değil, bir anlamın açığa çıkışıydı. “Bu benim bedenimdir” dediğinde, sözleri sadece kulaklara değil, yüreklere dokundu. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Henüz anlamıyorlardı, ama o sözlerin ağırlığını hissediyorlardı.
Kâse dolaştı ardından. Şarap, o gece bir içecekten fazlasıydı. “Bu benim kanımdır” dediğinde, sevginin bedelinin ne kadar derin olabileceğini fısıldıyordu. Bu, bir vedanın diliydi; ama aynı zamanda bir umudun başlangıcıydı.
O sofrada dostluk vardı, sadakat vardı… ama ihanetin gölgesi de oradaydı. İsa, içlerinden birinin kendisini ele vereceğini söylediğinde, sessizlik daha da ağırlaştı. Her biri kendi içine döndü: “Ben miyim?” sorusu odanın içinde yankılandı. Çünkü insan yüreği hem sadakate hem zayıflığa aynı anda ev sahipliği yapabilir.
Ve yine de İsa’nın bakışlarında suçlama yoktu. Orada sadece sevgi vardı. Terk edileceğini bilmesine rağmen sevmeye devam eden bir sevgi. Anlaşılmayacağını bilmesine rağmen anlatan bir sevgi.
O gece sadece bir yemek değildi. Bir hatırlatma, bir antlaşma, bir çağrıydı. Sevginin, fedakârlığın ve bağışlamanın en saf haliyle ortaya konduğu bir andı.
Son akşam yemeği… bir son gibi görünse de, aslında insanlık için açılan yeni bir başlangıcın kapısıydı.