Cevaplar.org

Cevaplar.org Dini konulara cevaplar, İlmi edebi araştırmalar.

ŞEYHUL İSLAM ALLAME ŞEBBİR AHMED OSMANİ-2Allah rahmet eylesin. O, en iyi çalışan âlimlerdendi. Onlar ki ümmeti rüşd ve h...
28/07/2025

ŞEYHUL İSLAM ALLAME ŞEBBİR AHMED OSMANİ-2

Allah rahmet eylesin. O, en iyi çalışan âlimlerdendi. Onlar ki ümmeti rüşd ve hidayet yoluna irşad eden ve insanlar için siyasi, medeni ve sosyal hayatlarında mutlu olmaları adına iyilik yollarını aydınlatan kimselerdir. Allâme Osmanî, Balkan Savaşı başladığında siyaset meydanına ilk girenlerdendi. Daha sonra Müslümanların çıkarlarıyla ilgili hiçbir siyaset alanını etkili bir katkı yapmadan bırakmamıştı.

Hindistan’daki “Müslüman League” (Müslüman Birliği), o zamanlar Müslüman halkı temsil eden tek partiydi ve düşmanları olan İngilizlere ve Hindulara karşı büyük destek vermişti.

Daha sonra Pakistan’ın istiklal kararı çıktığında bu kararı sağlam ve açık bir şekilde destekledi. Rahimehullah, Pakistan’ın kuruluşunda Müslüman lider Muhammed Ali Cinnah ile birlikteydi. Ona saygı duydu ve büyük çabaları oldu. Bu alanda, çeşitli açılardan âlimlerden ve halktan çok acılar çekti. Ama zaman geçtikçe onun sesi hâlâ yükselmeye devam etti. Pakistan, miladi 1947 tarihinde bağımsızlığını ilan ettiğinde, o gün Muhammed Ali Cinnah, Şebbir Ahmed Osmanî’den Pakistan bayrağını kaldırmasını istedi. Bu, Pakistan’ın bağımsızlığı için gösterdiği büyük çabanın bir takdiri ve İslam’a yapılan katkının bir göstergesiydi.

Bu devletin temeli, Kur’an ve Sünnet’te şart koşulan temiz ve hoşgörülü akideye dayanıyordu. Yani Müslüman ile kâfir olmak üzere iki grup arasındaki fark, akideydi.
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُم مُّؤْمِنٌ ۚ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
(Sûre: Tegâbün, Âyet: 2)
“Sizi yaratan O’dur. Kiminiz inkârcı, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”

Babamız hanif peygamberimiz İbrahim (aleyhisselâm)'in bildirdiği öğreti de budur:
سورة الممتحنة - الآية 4:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَدًا حَتَّىٰ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَحْدَهُ
"İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine şöyle demişlerdi: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi inkâr ediyoruz. Allah’a bir olarak iman edinceye kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve nefret vardır.’" Bundan dolayı iman ile küfür bir araya gelmez. Hakikatten sonra sapıklıktan başka ne kalır ki?!

Bu Kur’an öğretisi, Hindistan’da Müslümanların yöneteceği ve İslami bir hayat yaşayacakları Pakistan topraklarını istemeye ve İslam’a yardım etmeye yönlendirmiştir. Bu, Müslüman derneğinin hedeflediği yüce konuşmanın özüdür. Rahimehullah, Pakistan’ın istiklâlinden sonra yalnızca bir yıl dört ay yaşayabildi. Ama Yüce Allah, onun eliyle Pakistan rejimini kurdu. Bu kısa sürede ülkeye çok büyük katkılarda bulundu. Onun büyük çabalarıyla Pakistan hükümeti, bu yeni devletin temel yasasının Kur’an ve Sünnet olduğuna karar verdi.

Ayrıca o, ihsan sahibi ve güzel davranışlıydı. Takvâ sahibi, dindar, güzel ahlâklı, yaratılmışlara merhametli, tevazu sahibi, uysal, yumuşak kalpli, Allah korkusu taşıyan biri olarak tanındı. Allah’ı sürekli zikreder, Kur’an-ı Kerim’i okurdu. Bu birkaç satır, onun faziletlerini anlatmaya yetmez.

Vefakâr üstat Enver el-Hasan eş-Şirkatî rahimehullah, onun güzel hayatı hakkında şunları yazdı:

1-İlim hayatını anlattığı “Teclîlât-ı Osmanî” adlı eserinde, onun hayatındaki akıllı davranışlarını ve tüm ilimlerdeki yüksek yerini zikretti. Bunlar arasında tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, felsefe, mantık, münazara, Arapça ve Urduca hutbeleri yer alır. Ayrıca siyasi hayatında adaletli ve ölçülü oluşunu da anlatmıştır. Bu kitap 704 sayfaya ulaşmıştır.

2-“Enver Osmanî” adlı başka bir kitap telif etti. Bu eserde, onun faydalı ve büyük makalelerini toplamış; siyasi, fıkhî, hadîsî ve ilmî konuları ele almıştır. Bu eser 287 sayfadır.

3-“Osmanî Vaazları” adlı başka bir kitap daha yayımladı. Bu kitapta (rahimehullah), İngilizlere ve kâfirlere biat edilmemesi gerektiğini, Müslüman cemiyetini savunmayı, "Müslüman Gölü"nü ve Pakistan idealini desteklemeyi konu alan vaazlarına yer verilmiştir. Ayrıca Serhad bölgesi hakkında görüşleri, cumhurbaşkanlarına çağrıları, önemli fetvaları ve Pakistan idealini inkâr edenlere verdiği cevaplar da bu kitapta yer alır.

4-Son olarak Allah rahmet eylesin, Alim Osmanî’nin hayatını anlatan kısa ve kapsamlı bir kitap yazdı ve buna “Hayâtü’l-Osmanî” adını verdi. Yaklaşık 600 sayfa olan bu eser tamamlanamamıştır. Çünkü onun vefatı kitabın tamamlanmasına engel olmuştur.
Allah onu bizim adımıza, İslam adına ve İslam ümmeti adına en güzel şekilde mükâfatlandırsın. Şeyhülislâm Osmanî’yi tanımak ve onun hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler bu kaynaklara başvurabilirler.

Allâme Osmanî rahimehullah, hicrî 21 Safer 1369, milâdî 13 Aralık 1949 Salı günü Bahavalpur beldesinde vefat etti. Karaçi’deki Abbasi Üniversitesi’ni açmak üzere Bahavalpur’a gitmişti. Pakistan onun vefatını duyurduğunda tüm ülke derin bir acı ve üzüntüye boğuldu. Bilim camiası bu kaybı özellikle hissetti. İslam ilmi onunla birlikte bir sütununu kaybetti. Pakistan halkı, onun vefatıyla ne büyük bir kayıp yaşadı!

Cenazesi Bahavalpur’dan Karaçi’ye nakledildi. 200.000’den fazla kişi cenaze namazını kıldı. En önemlisi ise büyük âlim Müftü Muhammed Şefîî (nurullahü merkade) onun cenazesine imamlık etti.

حلف الزمان ليأتين بمثله
حنثت يمينك يا زمان فكفر

“Zaman yemin etti ki onun benzerini getirecek,
Yeminini bozdun ey zaman, o hâlde kefaret ver!”

Rahimehullah’ın öz çocukları yoktu. Onun çocukları, yazdığı ilim kitaplarıydı. Âlimler ve muhakkikler arasında çok yüksek derecelere ulaşmış bu eserler, onun evlatları sayılır. Onun faziletlerini ancak liyakat sahibi insanlar bilir.

Zamanlar boyunca kalacak risaleler ve kitaplar yazdı. Bu eserler, onun büyük ve değerli makamda olduğunu, İslam ilimlerine geniş bir bakış açısına sahip olduğunu, İslam’a davet ve tebliğ arzusunu açıkça göstermektedir.
Onun mânevî çocukları, fikirlerinin ürünleri ve ilim yapısının temsilcileridir...

EL- FUAİD ETTİFSİRRİYE

EL-İSLAM

EL-AKIL VE ENNAKL

İCAZUL EL-KURAN

EŞŞİHAB

EDDAR EL-AHİRE

EL-HADİYYE ESSÜNNİYE

LETAİF EL HADİS

TAHKİK HUTBETUL CUMA

EL-HİCAB EŞŞİRİ

SUCUD EŞŞEMS

HEVARIK ADAT

ERRUH Fİ EL-KURAN

EL-EMALİ ALA SAHİH EL BUHARİ

MEARİF EL-KURAN

FETH MULHİM BİŞERHİ SAHİH MÜSLİM
https://www.cevaplar.org/content/seyhul-islam-allame-sebbir-ahmed-osmani-2

BÜYÜK İSRAİL’DEN YENİ ORTADOĞU’YA!İsrail’in hedefleri arasında büyük İsrail’i kurma mefkûresi vardır.  Bununla birlikte ...
28/07/2025

BÜYÜK İSRAİL’DEN YENİ ORTADOĞU’YA!
İsrail’in hedefleri arasında büyük İsrail’i kurma mefkûresi vardır. Bununla birlikte İsrail’in nüfusu bölgeyi kontrol etmeye ve yönetmeye yetmez. Ama nüfuzu buna yetebilir. Demografik yapı lehine değildir. Bu durumda aracı milletler veya kesimler kullanmak zorundadır. Onlar bölgeyi İsrail namına örtülü olarak yönetebilirler.

İsrail fiilen Şimon Peres’ten Netanyahu’ya kadar geniş bir yelpazede Büyük İsrail yerine yeni bir isim kullanıyor. Yeni Ortadoğu! Böylece bölgenin kimliği karma haline geliyor. İsrail’i absorbe etmek, özümsemek için bölgenin kimliğiyle ve yapısıyla oynanıyor. Hâlbuki yabancı bir unsuru sağlıklı bünyeler kabul etmez.

Nitekim Şimon Peres’in 1992 veya 1993 senesinde kaleme almış olduğu Yeni Ortadoğu kitabı varılmak istenen yeri tarif etmektedir. İdeoloji yerine ekonomi! Ekonomiye dayalı bölgenin yeniden yapılandırılmasını teklif etmiş ama kabul görmemiştir. Arap Birliği’nin yerine Ortadoğu birliği kurulmasını ve İsrail’in de içine alınmasını istemiştir. İbrahimizm barışıyla birlikte buna dini bir ton da ekleyerek Yahudileri Müslümanlarla kaynaştırmak istemektedirler. Bu hususta en hevesli ülkelerin başında Birleşik Arap Emirlikleri gelmektedir. Dinler bahçesi kılıfı altında hak ile batıl dinleri bir potada eritmek ve biraya getirmeyi murat ediyorlar.

Cezayir’de yayınlanan al Şuruk gazetesinin yazarlarından Hayreddin Henni bir yazısında konuyu Aksa Tufanı ve bilinmeyenlerine ayırmış. ‘İsrail ile Batı’nın yayılma ve hâkimiyet stratejisi’ başlıklı yazısında söylenmeyeni söylüyor ve kesinlikle Aksa Tufanı eyleminin Batılı ve İsrail istihbaratının bir marifeti olduğunu savunuyor.

11/11/2024 tarihli yazısında Hayrettin Henni şunları yazıyor:” Aksa Tufanı eylemi şüphe yok ki Filistinlileri yok etmek ve yurtlarından sürmek, sökmek ve şehirlerini, evlerini yıkmak için İsrail ve Batı istihbaratları tarafından tasarlanmış, başvurulmuş bir eylemdir. Bu, Arap topraklarında yayılma planı için bir başlangıç ve basamaktır. Bu faraziyenin sıhhati için İsrail’e eşi benzeri olmayan ABD ve Batı yardımlarını gösterebiliriz. Dehlizlerde planlanmış büyük bir hedef ve gaye olmasa dünyanın gözleri önünde bu kadar büyük soykırım ve yıkım ve kırım yaşanabilir mi?

Direnişçi kardeşlerimiz (Hamas ve İslami Cihad mensupları kastediliyor) tasarlanan planın farkına varmadan Batılı-Siyonist çevrelerin ve istihbarat ağlarının ve kurumlarının tuzağına düşmüşlerdir.

7 Ekim 2023 tarihinde Aksa Tufanı eylemi olduğunda dostlarımızla olayı değerlendirirken bu tezimi onlara da aktarmış ve anlatmıştım. Sezgilerim beni yanıltmadı. Son olarak diyorum ki: Devletler ve umut bağlanan devrimler duygularla ve hislerle yönetilmez yönetilirse bundan en fazla düşmanlar yararlanır. Kimi hikmet verilmişse ona çok şey verilmiştir…”

Hayrettin Henni’nin analizini teyit eden hususlardan birisi İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in Trump’ın rüzgarıyla birlikte 2025 yılında Batı Şeria’yı ilhak etme tasarısıdır. Bunun için savunma bakanlığına hazırlıklarına başlaması talimatı vermiştir. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 2016 yılında bir İsrail kanalında yaptığı konuşmada ‘İsrail, Suriye'nin başkenti Şam olmak üzere Ürdün ve Mısır'ın bazı parçalarını, Lübnan, Suudi Arabistan ve Irak'ı, topraklarına katması gerekir’ demiştir.

Aynı günlerde (11 Kasım 2024) Filistin meselesiyle alakalı acil olarak Riyad’da toplanan Arap ve İslam İşbirliği Teşkilatı sonuç bildirgesinde iki devletli çözüme atıfta bulunmuştur. İsrail Filistin’in son parçasını da yutmaya ve ilhaka hazırlanırken, Riyad’da toplananlar başka telden çalıyor. Arap ve İslam birliği iki devletli çözümden bahsediyor. Gerçekler bir vadide İslam İşbirliği Teşkilatı ise başka bir vadide salınıyor.

-devam edecek-
https://www.cevaplar.org/content/buyuk-israilden-yeni-ortadoguya

VÂ’İZ NEDİR?Mürebbî-i ümmettir, mu’allim-i fazîlettir, mülakkın-ı hikmettir, vâris-i vazîfe-i nübüvvettir. Nefsü’l-emird...
28/07/2025

VÂ’İZ NEDİR?
Mürebbî-i ümmettir, mu’allim-i fazîlettir, mülakkın-ı hikmettir, vâris-i vazîfe-i nübüvvettir. Nefsü’l-emirde bu kadar ulvî bir maksad-ı dîn ile te’essüs eden vâ’izlik vazîfe-i mukaddesesi –pek garîb bir cilve-i tâli’dir ki– nice yüz senelerden beridir hükûmetlerce kalb-i istibdâda âb u tâb-ı hayat vermek üzere isti’mâl edilmiş şerâyîn-i mefsedet hükmünde kalmıştır. Bu vazîfe-i menhûseyi îfâdan istinkâf eden hakcû vâ’izler e’âzım sırasına geçmiştir. Millet-i İslâmiyye’nin isti’dâdını boğmak, hissiyât-ı necîbesini öldürmek için ittihâz edile gelmiş olan bu siyâset-i zâlimânenin netâyic-i tabî’iyyesindendir ki, devr-i sâbıkta vâ’izler, resmen dersi’âmlardan dûn bir mertebede tutulmuş, dâima ru’ûs imtihanlarını kazanamayanlara veya kazandırılmayanlara tahsîs edilmiştir.

Binâ’en-aleyh erbâb-ı iktidardan olan hocalarımız va’za tenezzül etmez ve gitgide va’z u nasîhat yollu iki satırlık sözü bir araya getiremez bir hâle geldi idi. Diğer taraftan da vâ’izler –nevâdir-i müstesniyâtdan sarfınazar– iktidarsızlardan intihâb edildiği için erbâb-ı ukūlü ağlatacak, bizi düşmanlarımıza maskara edecek bir derekeye inmişti.

Hâlbuki vâ’izlerin mevki’-i hakīkīleri tedkīk edilirse ders hocalarından çok yüksek olmalıdır. İnkıtâ’-ı vahiyden sonra vazîfe-i teblîğin vâris-i hakīkīleri vâ’izler olmuştur. Pîşvâyân-ı ümmet olan bu sınıf-ı mümtâz mazmûn-ı münîfinde mündemiç; “ben ancak güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim (Beyhakî, Sünen, Bâbü Beyâni Mekârim el-Ahlâk. gâye-i bi’seti telkīn ve takrîr ile me’mûrdur. Verâset-i vazîfe-i nübüvvetle serefrâz olanların kudsiyeti, halka, Hâlik’a, Peygamber’e, ümmete karşı mes’ûliyeti ne kadar ağır olduğu mülâhaza edilsin.

Bir vâ’iz âlim olmalıdır. Evâmir ve nevâhî-i ilâhiyyeyi, tekâlîf-i şer’iyyeyi, sünen-i nebeviyyeyi bilcümle dekāyıkıyla bilmelidir.

Tefâsîr-i şerîfe ile fevkalâde tevaggul etmiş, ehâdîs-i nebeviyyeden çok şeyler ezberlemiş olmalıdır. Bir münkiri iskât edebilecek kadar ulûm-ı akliyyeden behre-mend olmalıdır.

Bir vâ’iz fasîh ve belîğ bir hatîb-i natûk olmalıdır ki, delâ’il-i hitâbiyyesi cemâ’ati teshîr, aheng-i elfâz-ı dil-nişîni yüreklere te’sîr etsin.

Bir vâiz kendi ilmiyle âmil ve cemâ’atine nümûne-i imtisâl olacak bir zâhid-i mücâhid olmalıdır. Gözlerini menfa’at bürüyen, hutâm-ı dünyaya dört el ile sarılan, fi’li kavlini tekzîb eden vâ’izin sözlerinde te’sîr olmaz. Ettiği tehdîdat ile kendi kalbi sızlamayan vâ’izin sözleri muhâtabını îkāz etse de muvakkattir.

Hâsılı bir vâ’iz hakîm olmalıdır, cemâ’atin o sa’atteki ihtiyâcını takdîr etmelidir. Nevâfil-i ibâdâtı sa’ye, infâk-ı iyâle tercîh eden bir kavmi fezâ’il-i kisbe, hiss-i menfa’at ile dîde-i basîreti kapanmış, meyl-i dünya ile âhireti unutmuş bir halkı fezâ’il-i ibâdâta, bir emr-i hayra da’vet edilecek bir cemâ’ati tebşîrat ile, sû-i âkıbetinden havf edilen bir hâlden alıkonulacak bir fırkayı inzârât ile irşâd etmenin yolunu bilmeli ve söylenecek sözlerin zemîn ve zamanını tam sırasında keşf etmelidir.

Böyle vâ’izlerimiz ma’at-teessüf yok denecek kadar enderdir. Bundan sonra göreceklerimizi bilemez isem de, şimdiye kadar tesâdüf ettiğimizin çoğu hayfâ ki bu şurûtun ezdâdını câmi’ idiler.

Şimdiye kadar va’zın sâ’ik-ı hakīkīsi “cerr” idi. Taşradan İstanbul’a ve İstanbul’dan taşraya bir cezr ü medd-i menfa’at cereyânına tutularak sürülen bir alay vâ’izlerin ağzından çıkan sözlerin ma’nâ-yı sarîh ve zımnîsi “Sadaka-i fıtrı bana veren cennete gider” me’âline müncer olurdu. Bir milletin kendi ulemâsına karşı en celî bir nânkörlük nişânesi olan bu hâlden dolayı bu bîçâreleri hâşâ mu’âhaze etmek istemem! Bu zavallılar ma’zûrdur. Kabâhat ve hattâ cinâyet, ulemâsını aç bırakan, pîşvâ-yı hidâyeti olacak bir sınıfı tese’üle mecbûr eden millete âiddir. Vâ’izi ne yapsın ki? Nefsini tahsîl-i ilme vakf edince tedârik-i nafaka için avuç açmakta, açlığa müddet-i medîde sabr edemeyeceği için bir şey öğrenemeden kürsî-yi va’z u nasîhate çıkmakta muztâr kalıyor.

Sermâye-i ilm ü irfândan bî-nasîb olarak o makām-ı mu’allâya çıkınca da kendi aklınca cemâ’atin nazar-ı dikkatini celb etmek için rahlesini yumruklamaya, onları eğlendirmek için de fevkine çıkamadığı mertebe-i avâmda tedâvül eden hurâfât ile meclisi işgâle başlıyor. Allah ile Resûlü’nün teberrî’ ettiği bu hurâfât ise avâmı ıdlâl ediyor. Babasının evinde, mektebinde dîn nâmına bir şey duymayan, öğrenmeyen birçok gençlerimizi dîn-i İslâm hakkında sû-i zan vâdîlerine düşürüyor, hamiyetli müslümanları kızdırıyor, yabancıları güldürüyor.

Artık bu hâle nihâyet verecek sıra gelmiştir. Bâb-ı Meşîhat’in buna bir çâre düşünüp bulmasını dîn, ilim, hamiyet, şeref-i kavmiyyet ve milliyyet nâmına taleb ederiz. İndirâsa yüz tuttuğunu görmekle dilhûn olduğumuz me’âlim-i İslâmiyyenin ihyâsı neye mütevakkıf ise artık esbâbına tevessül edilsin, artık İslâm’a, müslimîne yakışacak vâ’iz yetişsin.

Bu senelik en âcil tedbîr ise Ramazan-ı Şerîf’te taşraya gönderilecek vâ’izlerin talebenin en zekî ve en açık fikirlilerinden intihâb edilerek usûl-i meşveretin muhassenâtından, şer’-i şerîfe mutâbakatinden bahisle halkı me’lûf oldukları zilletten tahlîse, ittihâd ve ittifâka sevke, nifâk ve şikāktan, ağrâz-ı şahsiyyeye müstenid adâvetlerden tahzîre çalışmak, diğer vatandaşlarımızı dilgîr edecek ef’âl ve akvâlden şer’an memnû’ olduğumuzu ifhâm eylemek lüzûmunu kendilerine teblîğ etmektir. Zira bugünkü günde her şeyden ziyâde vifâk u ittihâda, dînimizin bizi men’ ettiği zillet ve esâret dâiresine avdet etmemeye muhtâcız.

Ahmed Naim

Sırâtımüstakīm Cilt 1, s. 21

https://www.cevaplar.org/content/vaiz-nedir-1

“KUR’AN ÂYETLERİ TARİHSELDİR” DALALETİMuhterem Müslümanlar!Bu yazımızda mealci ve sünnet inkârcılarının diğer bir iftira...
28/07/2025

“KUR’AN ÂYETLERİ TARİHSELDİR” DALALETİ
Muhterem Müslümanlar!

Bu yazımızda mealci ve sünnet inkârcılarının diğer bir iftirası olan “Kur’an’ın âyetleri tarihseldir” şeklindeki hezeyanlarını ele alacağız inşaallah.

Muhterem kardeşlerim, öncelikle tarihselciliği ne anlama geldiğini açıklamakla yazıma başlamak istiyorum. Müslüman aydınlara göre tarihsellik; olay ve hükümlerin her zaman tarihsel seyri içerisinde görülüp, evrensel bir seviyede değerlendirilmemesidir. Öyleyse Kur’an âyetlerine tarihselliği yakıştıranlar, İslam’ın evrenselliğini gölgelemeye çalıştıkları apaçıktır.

Elbette Kur’an’ın iyi anlaşılabilmesi için, Kur’an’ın asıl vahyolduğu zamanın, mekânın ve zihniyet yapısının bilinmesi gerekir. Fakat bu durum, Allah’ın sadece 7. yüzyıl insanlarının maslahatlarını gözettiği, onların dışındaki tarihî, coğrafî ve toplumsal şartların ihtiyaçlarını dikkate almadığı anlamına gelmez.

Kur’an’ın sadece indirildiği zamana hitap ettiğini söylemek hem Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kelâmı olmadığını, hem de Allah’ın zaman ve mekân üstü bir varlık olmadığını söylemek demektir.

Diğer taraftan Kur’an’ın hukuki hükümleri arasında evrensel ve tarihsel unsurların bulunmasında bir çelişki yoktur. Çünkü belli bir coğrafya ve sosyal yapı içerisinde gelen ilâhî hitabın, ilk muhataplarının problemlerine çözüm getirmesi doğal bir şeydir. Kur’an’ın yaklaşık 23 yıl süren nazil süreci içerisinde ilk muhataplarının sorunlarına değindiği, onlarla ilgili çözümler getirdiği tarihî bir vâkıadır. Bilinmelidir ki Kur’an geçmişte hangi şeyler için nazil olduysa, bugün de aynı şeylere çözüm için vardır. Onun evrenselliği de burada gizlidir.

Peki, Kur’an’ın tarihselliğini kim ortaya atmıştır? Metod ve analiz olarak, mealci ve sünnet inkârcılarının akıl hocaları olan oryantalistler bu fitneyi müslümanların arasına ekmiştir. Fakat onlardan daha önce müslümanlar arasından çıkıp müslümanlara tuzak kuran Bâtıniler de pay sahibidirler.



Peki, bu düşüncenin beslendiği kaynak nedir? Batıda geliştiği şekliyle seküler tarihselci yaklaşım oryantalistler tarafından Kur’an’a uygulanmıştır. Aslında oryantalistler, modernist-hümanist tarihsel bakış açısıyla ilk İslâm çalışmalarına başladıklarında, gerek Kur’an hakkında gerekse Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki tarihsel malzemeyi hazır bulmuşlardı. Hristiyanlığı kadavra parçası olarak kullanıp uzmanlaştıktan sonra hemen aynı metodu müslümanların kültür birikime uyguladılar. Oryantalistler, bu metodu önce hadislere ve ardından da Kur’an-ı Kerim’e uygulama gayretleri içerisine girmişlerdir.



Bu çabaların tipik örneklerini, Türkçeye de çevrilen Montgomery Watt’ın “Hz. Muhammed’in Mekkesi” ve Rudi Paret’in “Kur’an Üzerine Makaleler” isimli eserlerinde görülmektedir. Paret’e göre, Kur’an’a giden en kestirme yol, tarihsel bakış açısından geçmektedir. Bu yolu izlerken, Kur’anî tebliğleri hemen genel-geçer mutlak ifadeler olarak kabul etmemek gerekir.

Oryantalistlerin bu habis düşüncesini sorgusuz ve sualsiz kabul edenler, önce hadis ve fıkha saldırdılar; fıkhı ayıklamaya çalıştılar. Fakat baktılar ki sünneti ve fıkhı besleyen asıl kaynak Kur’an’dır. Dolayısıyla Kur’an’ın da ayıklanması ve budaklanması gerekiyordu.

Peki, bu konuda İslam’ın ana kaynakları ne diyor? Kur’an ve sünnet âlimleri İslam’ı nasıl savunuyor?

Zemahşeri Keşşaf’ta şöyle demektedir: “Birçok taife ortaya çıkmış; Kur’an bize yeter diyerek sünneti külliyen inkâr etmişlerdir. Fakat Kur’an’ın kendisi ve sünnet bunları yalanlamış; foyalarını ortaya çıkarmıştır. Çünkü Allah, ‘Peygamberin getirdiğini alıp kabul edin; yasakladıklarından kaçının’ (Haşr, 7) demektedir. Kur’an’ın bu hükmü geneldir; Resulullah (s.a.v)’in bütün emir ve yasaklarını kapsamaktadır.”

Beydavi de “Resulullah (s.a.v) ne söylediyse alınmalıdır; çünkü itaati farzdır. Aynı şekilde neyi yasakladıysa da kaçınılmalıdır; çünkü yasaklarını çiğnemenin cezası ağırdır” demektedir.

Sonuç olarak denilebilir ki batılı oryantalistler ile yerli talebeleri, İslâm tarihinde ortaya çıkan sapık fırkaların söylemlerini tekrarlamaktadır. Örneğin Batiniler, önce tefsir âlimlerinin yorumlarını hafife almış; daha sonra kendi zevklerine göre oluşturdukları kitaplarını piyasaya sürmüşlerdir.

Bunlardan Ebu’l-Fedail El-İrani “El-Hucec’ul-Behiyye” adlı kitabında Kur’an hikâyelerinin vakıaya uygun olmadığını belirtmiş; hatta peygamberlerin, gönderildikleri kavimlere uyduklarını ve asıl tebliği yapmadıklarını söyleyecek kadar sefalete düşmüştür. Mademki bu sapkın topluluğun çıkış noktalarını ve söylemlerini çürüttük, öyleyse Allah’tan dileğimiz bu kesimlerin tuttukları karanlık yoldan dönüp sahih İslâm kaynaklarına dönmeleri; tarihi değiştiren Müslümanlara katılıp tarihin çöplüğünde yer almamalarıdır.

Allah’ın selamı ve hidayeti hepimizin üzerine olsun.

Kardeşiniz Molla Musa Celali

https://www.cevaplar.org/content/kuran-ayetleri-tarihseldir-dalaleti-1

SAFVETÜ'T TEFASİR NOTLARI-41En’am: 59وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ“Gayb'ın anahtarları Allah...
28/07/2025

SAFVETÜ'T TEFASİR NOTLARI-41
En’am: 59

وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ

“Gayb'ın anahtarları Allah'ın yanındadır; on­ları ancak O bilir.” Gayb, duyu organları ile algılanamayan şey demektir. Şehadet, açıkça görünen şey demektir.

Burada "gayb işleri" yerine müstear olarak “kapısı açılan mahzenler" ifadesi kul­lanılmış ve içlerinde gaybi şeylerin saklandığı mahzenlere benzetil­miştir. Zemahşerî şöyle der: “Yüce Allah istiare yoluyla, "gayb" için "anah­tarlar" kelimesini kullanmıştır. Çünkü kapıları kilitli mahzenlerde bulunan şeylere anahtarla ulaşılır.” (Keşşaf, 2/32)

el-Hakim şöyle der: "Yüce Allah'ın gaybın anahtarları onun katındadır" sözü, İmamiye mezhebinin: "İmam, gaipten bazı şeyler bi­lir!" şeklindeki görüşünün bâtıl olduğunu gösterir.( Mehasinu't-te'vil 6/2343)

وَمَا تَسْقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

“O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin ka­ranlıkları içindeki tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”



Bu âyet, Allah'ın ilminin teferruatı ihata ettiğini kuvvetli bir şekilde ifade eder. Toprak içinde bulunan küçük bir tohumun ye­rini, bitip bitmeyeceğini, bu tohumdan ne kadar ürün meydana geleceğini ve bunu kimin yiyeceğini bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi Allah katında bilinmektedir. Levh-i Mahfuz'da yazılıdır.

Ebu Hayyan şöyle der: “Bu bilgilerin terkip edilişindeki güzelliğe bak: Yüce Allah önce, akılla bilinen, duyularımızla anlayamayacağımız şeyleri zikretti. O da, "gaybın anahtarları"dır. İkinci olarak, çoğunu duyularımızla anlayabileceğimiz şeyleri bildirdi ki, bu da karalar ve denizlerdir. Üçüncü olarak da iki lâtif cüz'î şeyi açıkladı. Bunlardan biri ulvîdir ki, bu, ağaç yap­raklarının yüksekten düşmesidir. İkincisi süflidir ki, bu da, tohumun toprak içinde gizlenmesidir. Bu, Allah'ın, külliyâtı ve cüz'iyâtı bildiğini göster­mektedir. (el-Bahru'l-Muhît, 4/146)

En’am 60

وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُم بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُم بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُّسَمًّى ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“Geceleyin sizi öldüren, gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten O'dur. Sonra dönüşünüz yine o’nadır. Sonunda, O, yaptıklarınızı size haber verecektir.”



Kurtubî şöyle der: “Bu hakiki bir ölüm değil, sadece ruhların alınmasıdır.”(Kurtubî, 7/5) İbn Abbâs şöyle der: “Bu âyette öldükten sonra dirilmeye bir delil vardır.”( Zâdu'l-Mesîr, 3/55) “O geceleyin sizi öldürendir." Burada müstear olarak, "uyku" yerine "ölmek" kelimesi kullanılmıştır. Çünkü her ikisinde de duyu organlarının görevi ve temyiz gücü yok olur gibi bir ortaklık vardır.



En’am 61

“O, kulların üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucu melekler gönderir.”

Sizin üzerinize, amellerinizi tesbit edecek melekler gönderir. Bunlar "yazıcı me­lekler" dir. Ebussuûd şöyle der: “Bunda güzel bir hikmet ve büyük bir nimet vardır. Çünkü mükellef, amellerinin tesbit edilip korunduğunu ve insanların huzurunda arz edileceğini bilirse, bu durum onun için, masiyet ve günah işlemeye karşı daha caydırıcı olur.”( Ebussuûd, 2/107)

En’am; 62

“Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki, hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur!”

Nitekim hadiste de böyle bildirilmiştir. Allah'ın, bir koyun sağacak kadar zaman içersinde insanları hesaba çekece­ği de rivayet edilmiştir.

En’am; 65

“De ki: "Allah, size üstünüzden veya ayakla­rınızın altından bir azap göndermeğe, ya da sizi guruplar halinde birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter." Bak, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!”



Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet olunur: "De ki, Allah size üstünüzden bir azap göndermeye kadirdir" bölümü inince, Rasulullah (s.a.v.): "Sana sığınırım, yâ Rabbî!" dedi. "Veya ayaklarınızın altından.." bölümü inince yine: "Yâ Rabbî, sana sığınırım" dedi. "Ya da, sizi gruplar halinde birbirinize düşürüp, kiminize kiminizin şiddetini tattırır" bölümü inince: "Bu daha hafif ve daha kolay" dedi.( Buhârî, Tefsir-i sûre 6/2; İtisam, 11)



En’am; 73



وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بِالْحَقِّ وَيَوْمَ يَقُولُ كُن فَيَكُون



“Gökleri, yeri ve bunların içindeki­leri hak ile yaratan, onların sahibi ve onları idare edendir. Onları boş yere yaratmadı. Onun "ol" dediğinde her şeyin olacağı gün, O'ndan, O'nun azab ve cezasından korkun.”



Ebu Hayyan şöyle der: “Bu, bir şeyi yokluk âleminden varlık âlemine çıkarmayı ve bunun sür'atini gösteren bir temsildir. Yoksa burada kendisine emir verilen bir şey yoktur. Her şey o istediği an meydana gelir(el-Bahr, 4/160)



Sonraki ayetlerde Cenab-ı Hak putları kudsîleştiren Arap müşriklere karşı delil getirmek için peygamberlerin ba­bası İbrahim (a.s.)'in kıssasını anlattı. Çünkü Hz. İbrahim, Allah'a ortak koşmaya tam manâsıyla zıt olan gerçek tevhîd inancını getirdi. Bütün grup­lar ve milletler, Hz.İbrahim'in faziletini ve şanının yüceliğini itiraf eder. Bundan sonra Yüce Allah, İbrahim (a.s.)'in soyundan gelen peygamberlerin şerefini anlattı ve Rasulullah (s.a.v.)'a onların doğru yoluna uymasını em­retti.



En’am 75

وَكَذَلِكَ نُرِي إِبْرَاهِيمَ مَلَكُوتَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ



“İşte böylece biz, İbrahim'e, göklerin ve yerin büyük hükümranlığını ve engin saltanatını gösteriyorduk. Kesin îman edenlerden olması için, ona bu engin delilleri gösterdik.” “Böylece İbrahim'e gösteririz" Geçmişteki halin hikâyesidir. "Gösterdik" demektir.



Mücâhid şöyle der: “Ona yerler ve gökler açıldı. En üstte ve en altta bulunan hükümranlığı gözleriyle gördü.” (el-Bahr 4/165) Melekût, büyük hükümranlık demektir



En’am: 76-77-78



“Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü: "Rabbim budur." dedi. Yıldız batınca da "ba­tanları sevmem" dedi. Ay’ı doğarken görünce "Rabbim budur." dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette doğru yoldan sapan topluluklardan olurum" dedi. Güneşi doğarken görünce de: "Rabbim budur, zira bu daha büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım”



Hz. İbrahim, "onları reddetmek, kınamak ve derece derece onları helake götür­mek için böyle söyledi. Zira o, kavminin, Allah'ı bırakıp putlara tapma hu­susundaki cehalet ve hatalarını kendilerine göstermek istiyordu.



Zemahşerî şöyle der: “Babası ve kavmi, putlara ve yıldızlara tapıyorlardı. Hz. İbrahim "görme ve delil getirme" yoluyla, kavminin dalâlet içinde olduklarına dik­katlerini çekmek ve onlara doğruyu göstermek istedi. Ayrıca sağlam bir bakışın, yıldızlardan herhangi birinin ilâh olamayacağını, arkalarında, on­ları yaratan, doğuşlarını ve batışlarını, bir yerden diğer yere gidiş ve intikallerini idare eden birinin varlığını gösterdiğini onlara öğretmek istedi,



“Bu, benim Rabbimdir." sözü, hasmının bâtıl yolda olduğunu bildiği halde, ona insaf ile muamele eden kimsenin sözüdür. Kendi görüşünde mu­taassıp değilmiş gibi, hasmının sözünü aynen naklediyor. Zira bu davranış hakka daha iyi götürür. Sonra tekrar ona dönerek, iddiasını delil ile boşa çıkarır. Yıldız batınca, Hz. İbrahim: "Ben böyle ba­tan şeylere tapmayı sevmem" dedi. Çünkü ma'budun durumunun değişmesi ve bir yerden başka bir yere intikali doğru değildir. Esasen bunlar, cisimle­rin nite ilklerindendir.”



Ay da batıp gözden kaybolunca İbrahim: "Eğer, Rabbim beni doğru yol üzerinde sabit tutmazsa ben mutlaka doğru yolu şaşırmış topluluklardan olurum" dedi. Burada Hz.ibrahim (a.s.), tariz yoluyla, kavminin dalâlette olduğunu göstermek istemiştir. Mutlaka yolunu şaşırmış kavimden olurum. Bu, onun kavminin dalâlette olduğunu tariz yoluyla bildirmektedir.



Ebû Hayyân şöyle der: “Hz. İbrahim (a.s.) gördüğü bu yıldızın, ma'budluğa elverişli olmadığını kavmine göster­dikten sonra, ondan daha parlak ve nurlu olanını gözetmeye başladı. Yeni doğmakta olan ayı gördü. O da gözden kaybolunca, güneşin doğmasını bek­ledi. Çünkü o aydan daha parlak, daha nurlu, daha büyük ve daha faydalı idi. Bunu, onlara karşı delil getirme ve güneşin de yıldızlar gibi sonradan ya­ratılmış olduğunu göstermek için bu şekilde davrandı.” (el-Bahru'l-Muhît, 4/167)



İbn Kesir şöyle der: “Gerçek şudur ki, Hz, İbrahim (a.s.), bu makamda kavmi ile münazara ha­linde bulunuyor ve onların putlara ve sırası ile en parlakları güneş, ay ve zühre gibi hareket halindeki yıldızlara tapmalarını bâtıl olduğunu açıklıyordu. Gözlerin gördüğü bu en parlak üç cismin ilâh olmadığı anlaşılıp kesin delillerle ortaya çıkınca, İbrahim: "Ben sizin, Allah'a ortak koştuğunuz putlardan uzağım" dedi.”( Muhtasar-ı İbni Kesir, 1/592)



Bazı müfessirlere göre Azer, Hz. İbrahim’in babası değil, amcasıdır. Diğer bir gruba göre Azer put ismidir. Doğru olan, muhakkik müfessirlerin dediğidir. Onlara göre Azer Hz. Ibrahim'in babasının adıdır. Kitap ve Sünnet buna delâlet eder. Âyet, Âzer'in kâfir olduğunu açıkça göstermektedir. Bu, Hz. İbrahim'in (a.s.) derecesini düşürmez. Buhârî'nin Sahih'inde şöyle riva­yet edilir: “Kıyamet gününde, İbrahim, babası Âzer'in yüzünde toz toprak olduğu halde onunla karşılaşacaktır. (Buhari Enbiya 8) Âzer'in mü'min olduğu iddiası, Kitab ve Sünnet delili ile çürütülmüştür. Allah daha iyi bilir.



En’am: 82

الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ

"İnanıp da İmanlarını şirkle karıştır­mayanlar var ya, azaptan emin olmak onlara mahsustur. Onlar hidayet ve doğru yol üzerindedirler.”

Rivayete göre, bu âyet inince Ashab-ı kiram korktular ve Rasulullah (s.a.v.)'a: "Hangimiz nef­sine zulmetmiyor ki!?" dediler. Rasulullah (s.a.v.): "O, sizin anladığınız gibi değildir. O ancak Lokman'm oğluna dediği manadadır", buyurdu;

“Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma. Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.”( Lukman Suresi, 31/13)



En’am: 91



وَمَا قَدَرُواْ اللّهَ حَقَّ قَدْرِهِ إِذْ قَالُواْ مَا أَنزَلَ اللّهُ عَلَى بَشَرٍ مِّن شَيْءٍ

قُلْ مَنْ أَنزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاء بِهِ مُوسَى نُوراً وَهُدًى لِّلنَّاسِ

“Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü "Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi" dediler. De ki: "Öyle ise Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği Kitab'ı kim indirdi!”



Sâid b. Cübeyr'den rivayet edildiğine göre, Yahudilerden Mâlik b. Sayf, Peygamber (s.a.v.)'e gelerek onunla mücadele etmeye başladı. Rasulullah (s.a.v) ona şöyle dedi; “Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah için yemin eder misin? Tevrat'ta, Allah'ın şişman âlimlere buğz ettiğine dair âyet olduğunu bilmiyor musun?” Mâlik b. Sayf şişman bir âlimdi. Buna kızan Mâlik şöyle dedi: “Vallahi, Allah hiçbir beşere bir şey indirmemiştir.” Yanında bulunan arkadaşları: “Yazıklar olsun sana, Musa'ya da mı bir şey indirmedi? dediler. O, tekrar: "Allah, hiçbir beşere bir şey indirmemiştir" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah "Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi." dediler" âyetini indirdi.( Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl, s.126; Kurtubî, 7/37)



En’am: 92

وَهَـذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُّصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَهُمْ عَلَى صَلاَتِهِمْ يُحَافِظُونَ

“Bu, Ümmü'l-kurâ ve çevresindekileri uyarman için sana, indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Ahirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmağa devam ederler.”



Ey Muhammed! Onu Mekke halkını ve Mekke'nin etrafındaki diğer yeryüzü halkını uyarman için indirdik. Bu mana, İbn Abbâs'mdır. Haşir ve neşre inananlar, bu kitaba da inanırlar. Çünkü bu kitap vaad ve tehdit, müjde ve korkutma ihtiva etmektedir. Onlar namazlarını vakitlerinde en mükemmel bir şekilde kılarlar. Sâvî şöyle der: “Namaz ibadetlerin en şereflisi olduğu için, Yüce Allah sadece onu zikretti.”( Sâvî, 2/31)

-devam edecek-

https://www.cevaplar.org/content/safvetut-tefasir-notlari-41-1

Address

Pendik

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Cevaplar.org posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share