Mersin Ulu Cami

Mersin Ulu Cami Mersin Ulu Cami Gençleri Toplanıyoruz... 1898 Yılında Sultan II. Mihrabı çini ve ahşap karışımıdır. www.mersinulucami.com

Abdülhamit zamanında Saydaklı Abdulkadir Seydavi öncülüğünde halk tarafından yaptırılan Eski Gümrük Meydanındaki (günümüzde Ulu Çarşı) Yeni cami yıktırılmış yerine büyük ve modern Ulu Cami 1979 yılında inşa edilerek ibadete açılmıştır.Ulu Cami zemin katla beraber 3000 kişilik ibadet mekânına sahiptir. Caminin iç yüzeyinde, ilk defa bu camide uygulanan Rumî ve Hatâî desenli Kütahya Çinisi ile profi

lli ve oymak ahşap malzeme kullanılmıştır.İbadet mekânına giriş tavanında Rumî desenli renkli malakari rölyef uygulanmıştır. Makarnaslı alçıdan yapılmış olup, üst kavsarasının yüzeyi altın varak kaplanmıştır. İki şerefeli iki minaresi vardır. Şu anda Cami zemin katı Gençlik Lokali olarak kullanılmaktadır.

22/01/2026

DOSTLUK ÜZERİNE
Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’ni okurken, şu hadis-i şerifle karşılaştım:
*‘Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.’*
‘Dostlukta kıdem esastır’ nasihati gereğince,
hemen üç kadim dostumu aradım ve Peygamber sav Efendimizin bu mübârek sözünü onlarla paylaştım.
İslam’a göre, dostluk,
bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir.
Şununla dost olayım deyip olamazsınız.
Dostluk, yürürken belirginleşen bir şeydir.
‘Katlandığımız değil,
razı olduğumuz insanlar dostlarımızdır.’
*‘Önce refîk, sonra tarîk’* denilerek, yola çıkacağımız insanları dikkatli ve rikkatli seçmemiz tembihlenir.
İlk olarak şunu söyleyelim:
*‘İnsanı, yol değil, yol arkadaşları yorar.’*
Yola çıkacağımız insanları yüzde yüz isabetle seçme şansımız ise maalesef yoktur.
Çünkü bu seçimi veya elemeyi, esas itibariyle yapacak olan bizler değilizdir;
yoldur, yolculuktur. Yanımızdakinin dostumuz olup olmadığı, yolculuk esnasında ortaya çıkar.
Özellikle siyasette ve ticarette, bu yürüyüşlerin büyük bir kısmı hüsranla sonuçlanır.
Tanıdığımızı sandığımız insanları tanıyamamış olmanın üzüntüsü ve şaşkınlığı,
bizi, yolculuktan daha fazla yorar.
Tam da burada şunu sormalı:
Kırk yıl birlikte olmuş olsak bile, bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?
Rakamlar maddiyatı,
harfler ise maneviyatı temsil eder.
Dolayısıyla, rakamlar (ve hesaplar)
üzerinden sahici bir dostluk oluşmaz, sadece ortaklık kurulur.
Taraflar, ancak bir harfin (anlamın) ucundan tutarlarsa,
dost olabilir veya kalabilirler.
Rakam ile harfi toplamaya kalkışırsanız eğer, bu işlem, sizi Nurettin Topçu’nun şu sözüne götürür:
*"Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister."*
Kadim bir dostluğun oluşabilmesi için zorluklara,
yokluklara ve imtihanlara ihtiyaç vardır. Bütün bunlardan alnının akıyla çıkan münasebete ise
‘sınanmış dostluk’ diyoruz.
Şöyle anlatalım:
Asıl marifet, bahar aylarında veya yaz mevsiminde değil,
kışın açabilmektir.
Yani iyi gün dostu olmak kolaydır, en mühimi,
kötü gün dostu olabilmektir.
Toparlayalım, dünyevi şeyler için ‘kırk yıllık dostların’ birbirini yok saydığı günlerden geçiyoruz.
Hesap yapmaktan iş yapmaya veya dostluk kurmaya vakit bulamayanların sayısı da her geçen gün artıyor.
Bazı dost bildiklerimiz ise kırıcı, kıyıcı ve ifşa edici.
Oysa dostluk, açmayı değil,
kapatmayı gerektirir.
Sözgelimi dostunun sırrını herkesten saklamak, ayıplarını örtmek, sözüne müdahale etmemek, iyiliğini istemek, onun hüznüyle mahzun olmak; bütün bunlar, *‘dostluğun edepleri’* arasındadır.
Çünkü dostluk ve kardeşlik,
öldükten sonra da devam eden kıymetlerimizden biridir.
*‘Ahiret kardeşliği’* diye boşuna denilmiyor.

*Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, Duâlarınız kabul, Salih â'mâl'iniz makbul, Cumanın hayrı ve bereketi üzerimize olsun efendim.🌹🤲🌹*

22/01/2026

İyiliği emredip, kötülüğü men etmek…

Dostlar;
Resulullah efendimiz den: “Nefsim kudret elinde olan (Allah)a yemin ederim ki ya iyiliği emreder, kötülüklerden men'edersiniz ya da Yüce Allah katından size öyle bir azâb gönderir ki, sonra ona duâ edersiniz de sizin duanıza icabet etmez.” (Tirmizi) Hz. Peygamberin söze yeminle başlaması, meselenin hayati derecede önemli olduğunu hafife alınırsa hepimiz için tehlikeli sonuçlar doğuracağını gösterir.
“Yoksa Allah size bir azap gönderir…“ Bu azap: Her zaman deprem, hastalık veya felaket şeklinde olmak zorunda değildir.
İyilerin sustuğu, kötülüğün cesaret bulduğu, adaletin yok olduğu, güvensizlik, korku ve ahlaki çürüme, zulmün normalleşmesi, ailelerin ve sosyal bağların kopması şeklinde de olabilir.
Malik b. Dinar şöyle dedi: “Dünya sevgisi konusunda (ehli dünya ile) anlaştık. Artık birbirimize iyiliği emretmiyor, kötülükten alıkoymuyoruz. Yüce Allah bizi bu durumda bırakmaz. Acaba bize hangi azap inecek?”
Bu söz, tâbiîn âlimlerinden ve zâhidlerin önde gelenlerinden olan Mâlik b. Dinar’ın yaşadığı toplumdaki manevi çöküşe dair derin bir tespitidir.
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, ümmetin diri kalmasını sağlayan temel bir vazife idi.
Ancak bu vazife terk edildi. Allah Teâlâ, Hz. Cebrâil: “Falanca şehri halkıyla birlikte alt üst et (helâk et).” Cebrâil dedi ki: ‘Ya Rabbi! Onların içinde Senin falanca kulun var, o bir an bile Sana isyan etmemiştir.’”
Allah Teala buyurdu ki: “Onu da onlarla birlikte alt üst et. Çünkü Benim için onun yüzü bir saat bile değişmedi. (öfke, rahatsızlık ve tepki göstermedi).” Bireysel ibadetlerini eksiksiz yapan, açık günahlardan sakınan, zahiren salih bir kişi olabilir.
Ancak bu insan Allah’ın haramları çiğnenirken, zulüm yaygınlaşırken, toplumsal fesat alenileşirken, kalben dahi tepki göstermemiştir.
Bu rivayette anlatılan kişi, imanın en alt seviyesi olan kalbinden buğz etmeyi bile yerine getirmediği için helak olmuştur.
Şüphesiz salih ameller sevap ve övgüye layık yönler bakımından derece derecedir.
Bir kısmı diğerinden ecir ve derece bakımından daha üstündür.
Bu, sahibine ve insanlara faydasına göredir.
Aynı şekilde kötü amellerin, çirkin davranışlar ve sıfatların karşılığı ve elem verici cezası da sahibine ve diğer insanlara verdiği zarara ve kötülüğe göre büyür.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir, asla kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkâf: 19)
Muhakkak doğruluk değerli bir huydur, yüce ve güzel bir sıfattır.
Ancak kalbi temiz olan onunla vasıflanır.
Allah, kitabı'nda doğruluğu emreder ve şöyle buyurur: Ey iman edenler! Allah'dan hakkıyla korkun ve doğrularla birlikte olun.” (Tevbe: 119) Doğruluk; insandaki cevheri, onun ruh güzelliğini ve iyi geçmişini ortaya çıkarır.
Aynı şekilde yalan da çirkin niyeti ve kötü geçmişi ortaya döker.
Doğruluk kurtuluştur. Yalan ise helaktır.
Doğruluk; aklı selim insanlar ve fıtratı bozulmamış kimseler tarafından övülür ve sevilir.
Rasulullah (sav) doğruluğa teşvik etmiştir.
İbni- Mes'ud (ra)’a, Rasulullah (sav) şöyle buyurduğunu rivayet edilir: "Doğruluğa sarılın. Çünkü doğruluk iyiliğe götürür. Kişi doğru söylemeye ve doğruluğu gözetmeye o kadar devam eder ki, sonunda Allah katında "sıddık çok doğru bir kimse"olarak yazılır. Yalandan da sakının. Çünkü yalan günahkarlığa götürür.
Kişi yalan söylemeye ve yalanı gözetmeye o kadar devam eder ki, sonunda Allah katında "yalancı" olarak yazılır."
Bu hadisi, Buhari ve Müslim rivayet eder.Allah, doğruluğa yüce bir sevap, dünya ve ahirette büyük bir mükafat vadetmiştir.
Dünyada doğruluk sahibini güzel diyaloglarla, Allah'ın sevmesi ve insanların sevmesi ile ödüllendirir. Sözleri değerli olur ve kendisinden bir kötülük beklenmez.
İnsanlara kötülüğü dokunmaz.
Kendine ve başkalarına iyilik eder.
Yalancıların uğradıkları tehlikelerden ve kötülüklerden korunur.
Aklı ve kalbi mutmain olur.
Endişe ve korkuya kapılmaz.

18/01/2026
18/01/2026

ABDESTSİZ NAMAZ KILDIRAN İMAM...
Yaşayanın dilinden bizzat anlatım: Yaklaşık 20 sene önceydi. Namaz kılmak için genellikle mahallemizdeki camiye giderdik. Camiimizin imamı da Şeyh Hadi isimli, mahalleli tarafından sayılıp sevilen, güvenilen bir zâttı. Günlerden bir gün akşam namazı kılmak üzere camiye biraz erken gitmiştim abdest almak için aşağı kattaki abdesthaneye indim tuvaletlerin boşalmasını beklerken kapılardan biri açıldı imam Şeyh Sadi dışarı çıktı. Selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra hoca efendinin abdest almadan yukarı çıktığını fark ettim.
Çok şaşırmıştım. Başka da abdest alacak yer olmadığına göre hoca nerede abdest alacak diye merak ederek peşini takib ettim hayretle hocanın abdest almadan direk camiye girip mihraba yöneldiğini gördüm. Ezan ve kameti okuyup namaz kıldırmaya başladı ve arkasında saf tutanlar da ona uyarak tekbir getirip saf bağladılar.
Ben ise yerimde donup kalmıştım. Hemen koşup, senelerdir ahbaplığımız olan Hacı Ali efendinin yanına gidip bir bir şahid olduklarımı anlattım. Bana tam güveni olan Hacı Ali de şaşkınlık içinde: "Madem hoca abdestsiz namaz kıldırıyor o halde biz de münferit kılarız" dedi.
Derken bu hadise mahalledeki Müslümanlar arasında yayıldı. Ben ve arkadaşlarım Şeyh Hadi’nin abdestsiz namaz kıldırdığını herkese anlattık. Böylece cemaat dağıldı. Artık kimse onun arkasında namaz kılmıyordu. Bu olay onun itibarını sarstı. Ailesiyle de arası açıldı eşi onu terk etti çocukları da onu dışladılar.
O da imamlığı bırakarak şehri terk etmek zorunda kaldı. Hatta bazıları hakkında aslında Müslüman olmadığı… casusluk yaptığı ecnebi olduğu ... vs konuşmaya başladılar... ve bir daha ondan haber almadık.
Ta ki... İki sene sonra Umreye gitmek nasib oldu. Orada hava şartlarından dolayı bir hayli hastalandım. Memleketime döndükten sonra doktora gittim hap ve iğne yazdı. Ertesi günü abdest alıp namaz kılmak üzere camiye giderken yol üzerindeki klinige uğrayıp o günkü iğnemi yaptırdım. Henüz ezan okunmamıştı tuvalete gidip iğne yeri kanamış mı diye bakmayı düşündüm Tam tuvaletten çıkıyordum ki aklıma Şeyh Hadi geldi... Birden gözlerim karardı... dünya sanki başıma yıkılır gibi olmuştu...
Yoksa Şeyh Hadi de benim gibi igne yerini yıkamak için mi tuvalete girmişti... yani adamcağız abdestli midi??? Aklım durmuştu sabaha kadar uyuyamadım o gece cahil ben ve benden daha cahil dindar arkadaşlarım nasıl olmuştu da bilmeden anlamadan araştırmadan ve yüzleşmeden güya Allah rızası için... Şeyh Hadi'nin haysiyetiyle oynamış itibarını beş paralık etmiş evini yıkmış eşinin çocuklarının bile onu terk edip dışlamasına yol açmıştık! Ertesi sabah onu aramaya başladım, çarşıda Hacı Ahmed isminde ıtırcı bir Zat onu biliyor dediler. Hemen gittim Nur yüzlü simasıyla beni karşıladı sorduğumda da şöyle cevap verdi: "İki sene önce idi Hadi efendi bana gelerek, çok üzgün ve dertli bir vaziyette oturdu. Ne oldu deyince de şöyle dedi:
"YAPTIRDIGIM İGNENİN YERİNİ YIKAMAK İÇİN TUVALETE GİRMİŞTİM ABDEST BOZMAMIŞTIM. AMA BİRİLERİ BANA HİÇ SORMADAN ABDESTSİZ NAMAZ KILDIRIYOR DİYE İFTİRA ETTİLER CEMAAT DE BUNA KANIP BENİ DIŞLADILAR BANA NELER YAPILDIGINA ŞAHİD OL DİYE BUNLARI ANLATIYORUM BU ŞEHRİ TERK EDİYORUM IRAK NECEF TARAFINA GİDECEGİM dedi ve gitti bir daha da görmedim Onu...
"ALLAH'IM ben ne halt işlemişim böyle!!! Hüngür hüngür ağladım.. Tam 20 yıldır her Necef e gidip gelene Onu soruyorum ama mazlum Şeyh Hadi den hiç bir haber yok. Ve artık yerimden kımıldayamayacak kadar hastayım gidip bulabilecek helalleşebilecek halde değilim.... Evet dostlar!... Duyduklarımız ya da gördüklerimiz gerçek olsa dahi... aslı bambaşka olabilir. Bir kişi ya da olay hakkında gerçeği tam olarak bilmeden bir kanıya varmak, yorum yapmak... Zulümdür. Hakikati bilmek için bırakın bize bir başkası tarafından söyleneni... Kendi gözümüzle gördüğümüz kulağımızla duyduğumuzu dahi bizzat o şahısla konuşup tahkik etmek zorundayız... İşte vebali bu kadar ağırdır....Vesselam...

11/01/2026

MUTLAKA OKUYALIM GÜZEL BİR DERS NİTELİĞİNDE NASİHAT Eşimle 6 yıllık evliyiz. 2 yavrumuz var. Aramızda belli bir problem yoktu. Sadece soğukluk vardı. Yıllardır eşimin sevgisini hiç hissedemedim. Ben onu çok seviyordum ama karşılık bulamıyordum. Çok uğraştım ama bir türlü düzelmedi.
Bir gün eşim artık boşanmak istediğini söyledi. “Neden diye sordum. Sorun ne? Beğenmediğin yanım nedir? Bilmek istiyorum” “Bilmiyorum” dedi. “İçimde anlam veremediğim bir soğukluk var sanki. Isınamıyorum bir türlü” Tamam dedim ve o gün boşanmaya karar verdik. Sonra düşününce bunun şeytandan olabileceği aklıma geldi.
Allah Rasulü (Sallallâhu aleyhi ve sellem) Bakara suresi okunan eve şeytanın giremeyeceğini haber vermişti. ‘Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz! Muhakkak şeytan, içinde Bakara Suresi okunan evden kaçar!’ Müslim 780/212, Tirmizi 3036 Ertesi günden itibaren 3 gün boyunca Bakara suresini sesli olarak açıp dinledim ama eşime bir şey demedim. Bu arada boşanma sonrasını konuşmaya devam ediyoruz.
3. gün eşimi işe yolladım ve yine Bakara suresini açtım. Saat 11 gibi sure bitti. 12 civarı eşim aradı ve: “Akşam boşanma işini yeniden konuşalım” dedi. Akşam oldu. Yemeğimizi yedik. Eşim bana dedi ki; “Bugün bana bir şey oldu. Sanki karanlık bir kuyudaydım ve o kuyudan çıktım. Bir düğüm çözemediğim ve o düğüm çözüldü” Beni çok sevdiğini söyledi. Af diledi. Sanki o gitmiş yerine bambaşka biri gelmişti.”
Allahu ekber! Nasıl ağlamayalım, kalbimiz nasıl coşmasın kardeşlerim. Bu Kur’an bir şifa kitabı. Her ne sıkıntınız varsa ona deva. Yeterki hakkıyla iman edelim. Yeter ki ihmal etmeyelim, unutmayalım Rabbimizi. Ve düşündüm; Bir evde sürekli haram görüntüler izleniyorsa, sık sık klipler, çirkin sözlü müzikler dinleniyorsa, o evde Allah’a secde edilmiyor, Allah’ın zikri geçmiyorsa, Kur’an tozlu raflarda kalmışsa, o evi şeytanlar mesken tutmaz mı?
Bir evde huzursuzluk varsa, çocuklar çok hırçınsa lütfen kapatın o çirkin kanalları. Klipleri, müzikleri kapatın. Evinize huzur veren bir şeyler yapın. Namaz kılın, Allah’ı sık sık zikredin. Sesli Kur’an dinleyin. Allah’a koşun, Allah’a sığının ...

11/01/2026

HACCAC-I ZALİM İLE HZ. EBUBEKİR’İN KIZI ÇİFT KUŞAKLI ESMA ARASINDA GEÇEN MUHAVERE

​Haccac-ı Zalim, Mekkeyi kuşatıp yıkıp yaktıktan sonra Mescid-i Haramı mancınıkla dövmeye başladı. Hatta Kabe’ kısmen yakıldı. Sonunda Mekke’nin tamamını ele geçirdi ve Hz. Esman’ın oğlu Abdullah bin Zübeyr’i Kabe’de şehit edip üç gün boyunca asılı bıraktıktan sonra, onun annesi Hz. Esma binti Ebubekir’e haber gönderdi:
"Ya yanıma gelirsin ya da seni saçlarından sürükleyecek birini yollarım!"
​Gözlerini kaybetmiş olan o vakar sahibi kadın, bu tehdide zerrece boyun eğmeyerek şu cevabı verdi:
"Vallahi gelmem! Beni ancak saçlarımdan sürükleyecek birini yollarsan gelirsin."
​Bunun üzerine Haccac, kibrini yansıtan adımlarla, pabuçlarını eline alıp çalımlı bir yürüyüşle Hz. Esma’nın huzuruna çıktı. Halk, bu "Mebir"in (helak edici zalimin) ne yapacağını dehşetle izliyordu.
​Haccac, Hz. Esma’nın karşısına dikildi ve küstahça sordu:
"Gördün mü, Allah’ın düşmanı oğluna neler yaptım?"
​Peygamber Efendimiz’in (sav) Hicret günü "Zatun-Nitakayn" (Çift Kuşaklı) lakabıyla şereflendirdiği Hz. Esma, bir dağ gibi dimdik durarak şöyle haykırdı:
"Görüyorum ki ey Haccac, sen onun dünyasını yıktın, oğlum ise senin ahiretini yıktı!"
​Ardından devam etti:
"Duyduğuma göre sen, ölmeden evvel oğluma 'Ey çift kuşaklının oğlu!' diyerek onunla ve benimle alay etmişsin. Ey Haccac! O 'Çift Kuşak', Resulullah (sav) tarafından bana verilmiş bir şereftir, bir aşağılama değil! O gün müşriklerin gözlerinden ırak, Efendimiz ve babam Ebubekir’e mağarada yemek taşıyabilmek için kuşağımı ikiye bölmüştüm."
​"Biriyle Resulullah'ın azığını bağlamıştım, diğeri ise bir kadının vazgeçemeyeceği kuşağımdı. Bilmez misin ey Haccac; Resulullah (sav) bize senin zulmünü daha sen gelmeden haber vermişti!"
​Hz. Esma, Efendimiz’in şu mucizevi sözünü hatırlattı:
"Sakif kabilesinden bir yalancı (kezzab) ve bir de helak edici zalim (mebir) çıkacaktır."
​Sözlerini şu tokat gibi gerçekle bitirdi:
"O yalancıyı (Mubtar bin Ubeyd es-Sakafi) hepimiz gördük, peygamberlik iddia etti. O 'Mebir' yani zalim ve helak ediciye gelince... Hiç şüphe yok ki o sensin ey Haccac!"
​Haccac, bu iman dolu sözlerin ağırlığı altında ezilerek oradan uzaklaştı. Hz. Esma’nın bahsettiği o son, çok geçmeden tecelli etti. Haccac, büyük alim Said bin Cübeyr’i katlettikten sadece birkaç gün sonra, yatağında can çekişirken "Said bin Cübeyr’i benden uzaklaştırın! Benimle Said'in ne alıp veremediği var?" sayıklamalarıyla, mazlumun ahı altında ezilerek can verdi.
​Dua: Allahım, bizleri zulmün ve zalimin şerrinden muhafaza eyle. Günahlarımız sebebiyle üzerimize Senden korkmayan ve bize merhamet etmeyenleri musallat etme.
​Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi Hz. Muhammed (sav) üzerine, O’nu zikredenlerin ve gafillerin sayısınca olsun.

Arapçadan tercüme:
Abdülhamid Doğan

NOT : Bu rivayet, İmam Nevevi’nin "Müslim Şerhi"nde, Sahabenin Faziletleri bölümünde nakledilmiştir. (Hadis No: 2545)

08/01/2026

KUMAŞÇI DA LAZIM 🙂 KARPUZCU DA 🙂

Bir gün Padişah, vezire sorar;
– Vezir İstanbul’da evliya var mı?
– Aman padişahım, İstanbul evliya yatağı olarak bilinir, evliya olmaz mı hiç!
– Öyleyse bir kaç tanesini ziyaret edelim.
– Sultanım, arzu ederseniz tebdil- i kıyafet ile şehri dolaşalım.
Vezir ve padişah köylü kıyafetine girip, yola çıkarlar. Önce Mısır çarşısına girerler. Orada bir kumaşçı dükkanına girip selam verirler. Dükkan sahibi büyük bir edeple selamı alır ve müşterilerine iltifatta bulunarak;
– Hoş geldiniz, safa geldiniz, maşallah Allah’ın ne güzel kulları var, buyurun efendim der. Vezir, biraz kumaş lazım
olduğunu ve kumaş almaya geldiklerini söyler. Kumaşçı, hangisinden alacaklarını sorar.
Vezir;
– Şu topu, şu topu, şu topu indir. Diyerek topların yarısından fazlasını indirir.
Sonra da:
– Şundan yarım metre, şundan bir metre, şundan iki metre kes. Diyerek indirttiği bütün toplardan kestirir.
Kumaşçı:
– Allah’ın ne güzel kulları var, ya Rabbi! Sana şükür diyerek kestiği kumaşları paket yapar, ücretlerini hesap edip miktarı yazılı olan kağıdı vezire uzatır. Bu sefer vezir;
– Kusura bakmayın biz bunları almaktan vazgeçtik, çünkü kumaşları beğenmedik der.
Kumaşçı büyük bir teslimiyetle;
– Hay hay olur efendim, Allah’ın ne güzel kulları var, fark etmez efendim, güle güle! diyerek müşterilerini uğurlar.
Paketlenmiş kumaşlarını bir tarafa koyar. Padişah ve vezir bu sefer Beyazıt meydanına çıkarlar.
Orada elinde sopasıyla; – Karpuz, karpuz! Diye bağırarak karpuz satan celalli birisini görürler.
Vezir; Padişahım, şimdi bu zattan karpuz alacağız ama hemen almayın. Karpuzları bastırın, birini alıp diğerini koyun, kolay, kolay karpuz beğenemeyen bir kimse gibi uzun zaman onu meşgul edin. Der. Padişah denildiği gibi; Birini alır birini bırakır, öbürünü sıkar, diğerinin kabuğuna el vurarak olup olmadığını kontrol eder ama bir türlü karpuz alamaz. Karpuzcu ise göz ucuyla müşterisini takip etmektedir. Bakar ki ellemediği ve sıkmadığı karpuz kalmadı, müşteriye elindeki sopasını göstererek:
– Bana bak alacaksan bir tane al, git. Karpuzları yaralayıp durma! Beni de kumaşçı gibi zannetme! Padişah olduğuna da güvenme. Şu sopa ile kafanı kırarım! der.
Padişah:
– Sus sus, bizi deşifre etme! Alelacele bir karpuz alıp parasını ödeyerek hızlıca oradan ayrılır.
Vezir;
– Şimdi de Süleymaniye’ye gidelim, orada daha size nice Allah dostlarını göstereceğim der.
Padişah; – Vezir bu kadar yeter! Karpuzcusu, kumaşçısı evliya olan yerde daha neler vardır kim bilir, yeter! Şimdi gidip kumaşçının paralarını verelim, adamcağız zarar etmesin der. Tekrar kumaşçıya gidip selam verirler. Kumaşçı yine aynı teslimiyet ve vakar içinde selamlarını alır;
– Buyurunuz efendim, Allah’ın ne güzel kulları var, buyrun efendim! der.
Vezir;
– Biz yeniden karar verdik kestirdiğimiz kumaşları alacağız deyip parasını verip kumaşçı ile vedalaşırlar. Dükkandan
çıkarken kumaşçı ellerini kaldırıp;
– Ya Rabbi! Sana hamdolsun. Bugün iki defa dükkanıma padişahı gönderdin. diye Allah’a şükreder. Padişah bu hal
karşısında şaşırır, vezire;
– Vezir, anladım bu iki zatın ikisi de evliyadır ama acaba hangisi üstün? diye sorar. Akıllı vezir şöyle cevap verir;
– Padişahım, ben hangisinin üstün olduğunu bilemem; amma herhalde laftan anlayanlara kumaşçı gibisi, laftan anlamayanlara da karpuzcu gibi birisi lazım.

04/01/2026

İNSA VE HİLAL İnsan hilal gibidir…
Dostlar;
İnsanoğlu hilal misali yeni doğduğu zaman, zayıf, ince ve zarif çıkan hilal gibi ince küçük ve nahif bir vaziyette doğuyor, sonra dolunay oluyor.
İnsanoğlu da yaşaması mukadderse gençliğine kavuşuyor, güçleniyor ve hayatının en parlak ve verimli çağını yaşıyor, parladıkça parlıyor.
Genişledikçe genişliyor, insanoğlu da öyle güçleniyor ve mal mülk sahibi oluyor, sonra yavaş yavaş o parlaklık ve heybet azalmaya başlıyor, hurma ağacının yıllanmış sapı gibi kalıyor.
İnsanoğlu da yaşlanıyor, organlar eski görevini yapamıyor.
Hilal de , insanoğlu da sanki gece ve gündüzün hücumuna uğruyor.
Bir gece vuruyor, bir gündüz vuruyor ve ay da, insan da adeta hırpalanıyor, yoruluyor.
Şu gerçek farkı unutmayalım; mü'min erkek veya kadın yaşlandıkça iman nuru başta yüzüne, sonra diğer organlarına yansıma yapar.
Mü'min olmayanların küfrü ise onların yüzlerini ve diğer organlarını karartıp çirkin hale getiriyor.
Cennet ehlinin hergün güzellikleri artarken, kâfirlerin yüzlerinin karası ve çirkinliği daha da artar.
Dolunay'dan ittisaka giden hilal sonra inmihaka uğruyor.
Gençlikten zindeliğe yürüyen insan, yaşlanıp vefat ediyor ama bu yepyeni bir hayat (Berzah), sonra diriliş ve üçüncü son ve sonsuz âhiret hayatı.
Süreklilik, bıkkınlık değil, derinlik getirmeli.
Bir ibadeti her gün, haftada bir, yılda bir iki defa, ömürde bir defa yapıyor ve yerine göre farzların ve vaciplerin dışında arada da yapıyor isek bu süreklilik arz eder.
İşte bu süreklilik, bıkkınlık ve usanç değil, derinlik ve sevgi meydana getirmelidir.
Bir ibadeti tek başına yapmak ayrıdır, ilmihal bilgilerine uyarak yapmak ayrıdır, namaz gibi bir ibadet ise camide kılmak ayrıdır, cemaatle kılmak ayrıdır, devamlı kılmak ayrıdır, lezzet alarak kılmak apayrıdır.
İşte severek ibadet yapan bir kişi, lezzet alır lezzet aldıkça bu süreklilik derinlik getirir.
Bir zamanlar bu ibadeti yaparken rahatsız olan kişi, bu sefer yapmadığında rahatsız olur.
Böyle bir durumda hangi çeşit ibadet olursa olsun mü’mine yük olmak yerine mü’minin yükünü hafifletip ona huzur sükunet itminan verir.
Böyle bir kişiyi, Yüce Allah'ın kutsi hadiste, “kulum en çok farzları yaparak bana yaklaşır” fermanının muhatabı olur ve günbegün Yüce Allah'a manen yaklaşır.
Bir ibadeti Kur'an ve sünnete, Kur'an ve sünneti kendi hayatına düstur eden alimlerin beyanına göre yapmak, sevgiyi ve lezzeti, Allah'ın fazl-u keremiyle sahibine sağlar.
Ey Yüce Allahım!
O son ve sonsuz âhiret hayatında muînimiz ol, bize dünyada verdiğin bu güzel yüzü mübarek yüzün, zatını hakkı için ateşinde yakıp çirkinleştirme.
Senden bahseden dilleri, dinine hizmet için yürüyen ayakları, kitabına bakan gözleri, Rasulullah Efendimiz'in hadislerini yazan elleri narında yakma.
Nusret karabiber
Emekli müftü

04/01/2026

"ÖZELEŞTİRİ"

Malumun ilanı!

Uzun bir nöbetti bizimkisi…
Ümmetin umudu olmak için çıkılan uzun ve zorlu bir yolculuğun nöbeti…
Şehir şehir, mahalle mahalle,
ev ev tutulacak bir nöbet…

Kimimiz terk etti tepeyi, ganimetlerin peşinden koşup gittik. Ne zafere ulaşabildik, ne de ganimet toplayabildik…
Ne evlerimizi koruyabildik,
ne şehirlerimizi, nede nesillerimizi…
Tüm tepeleri kaybettik…

Kimimiz karaya çıkınca Allah’ı unuttu…
Ne gemide verdiğimiz sözü tutabildik ne de karada adam gibi durabildik…
Kimimiz bahçe sahiplerinin imtihanına tutuldu…
Kimse görmeden toplayacaktık mahsulümüzü. Büyük bir musibete duçar olduk. Ne mahsul toplayabildik, ne de kimse gördü bizi…
Her şeyimizi kaybettik…

Kimimiz amansız bir “vehn” hastalığına yakalandı bu yolda…
Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kapladı yüreklerimizi. Yürürken mal, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet ne varsa topladık yoldan. AVM’lerin, lüks İslami otellerin, milyarlık iftar sofralarının pençesinde tükenip gittik…
Dünya selinin önünde sürüklenen çer çöp gibi olduk…
Allah düşmanımızın kalbinden söküp aldı korkumuzu…
Dünyalık kazanımlarımızı kaybetmeme adına, ahiretimizi kaybettik…

Kimimiz Tâlut ordusunun imtihan edildiği nehirle imtihan edildi yolda…
Bir avuç içmemiz gereken nehirden kana kana, tıksıra tıksıra içtik…
Ne sabit kalabildi ayaklarımız, ne de gökten sabır yağdı üzerimize…
Dizlerimizin bağı çözüldü…
Bizim bu zalimlerle, bu kalabalıklarla başa çıkacak takatimiz yok, biz bu medeniyet karşısında yenildik demekten başka bir şey gelmedi elimizden…
İzzetimizi kaybettik…
Onurumuzu kaybettik…

Kimimiz Samiri’lerle karşılaştı yolda…
Buzağıların peşine takılıp gittik…
Sahte böğürtülerin, göz kamaştıran parıltıların büyüsüyle yoldan çıktık. Yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımızla değiştirdik. Düşmanlarımızı yakın, dostlarımızı uzak tuttuk. Yakınlaşan düşman dost olmadı amma uzaklaşan dostlarımızı düşman ettik sonunda…
Kardeşliğimizi kaybettik…

Kimimiz Züleyha’lara rastladı yolda…
Nefsimizin ardına düşüp gittik. Ne Yusuf olabildik ne de ben Allah’tan korkarım dedik…
Zindanlar bize göre değildi, yırtılmasına bile fırsat vermeden çıkarıp attık gömleklerimizi…
Apart dairelerin tek odalarında, gizli nikahlarla ve sonu gelmez yalanlarla tükenip gittik…
Ahirete bir şey bırakmadan ne varsa yaşadık bu dünyada…
İffetimizi kaybettik…

Kimimiz Salebe’lere katıldı yolda…
Dava için çıktığımız yolda davarların peşine takılıp gittik. Vadi dolusu mallar doyurmadı gözümüzü…
Tırnaklarımızla kazanmıştık her şeyi…
Allah’ın verdiğini itinayla esirgedik onun yolundan…
Daha çok biriktirdik, biriktirmekten vakit bulamadık dağıtmaya, her şeyi anladığımız zaman dağıttığımızı kabul edecek kimse kalmamıştı yanımızda…
Şuurumuzu kaybettik…

Kimimiz Kuzman’lara dönüştü yolda…
Nice Uhud’lar gördük amma, desinler, görsünler, bilsinler, sevsinler, övsünler diye savaştık…
Reklamcılık kapladı tüm benliğimizi…
Şan ve şöhretin ardında eriyip gittik…
Canımız dâhil her şeyimizi verdik ancak ne şehit olabildik sonunda, ne de kimse övdü bizi…
İhlâsımızı kaybettik…

Allah’ın rızasından başka kaybedecek bir şeyi olmayanlardık yolun başında…
Şimdi ellerimizde kaybetmekten korkacağımız çok şey var amma her şeyimiz olan
“o bir şeyi”
kaybettik sonunda…

Ahmet Taşgetiren

05.06.2018

02/01/2026

BİR İLÇE MÜFTÜSÜNÜN ANISI.
Anadolu’da bir ilçede müftüydüm.
Günlerden Cumartesi.
Kazanın pazarı da o gün kurulur.
Devlet daireleri kapalı.
Evde oturacağıma müftülüğe gideyim dedim.
Daireye vardım,bir çay demledim,camdan dışarı bakıyorum.
Bahsettiğim Pazaryeri,müftülüğün biraz ilerisinde kurulur.
Kimi almaya,kimi satmaya, herkes pazara geliyor.
Çokta kalabalık!
Müftülüğün karşısında bir bakkal var.
Ben camdan ilçenin Cumartesi günlerine mahsus bu hareketli vaziyetini seyrederken;
lüks bir otomobil gelip,bakkalın önüne park etti.
Bakkal;
"Beyefendi dükkânın önüne park etme başka yere çek arabanı!" diye hışımla bağırarak dışarı çıktı...
Kendi kendinede,Zaten bu gün pazarın kurulduğu gün, bakkala gelen yok, giden yok, birde sen engelleme diye mırıldanırken, adamcağız iyice asabileşti.
Arabanın sahibi de haklı olarak;
"Yahu burada park yasağı mı var? Niye park etmiyormuşum?!." diye çıkıştı.
Baktım gereksiz bir münakaşa çıkacak.
Hemen aşağı indim,arabanın sahibine;
"Beyefendi,bugün ilçenin pazarı var.
Bakkal; ‘Belki satış yaparım’ diye dükkânın önü kapansın istemiyor.
Burada arabana zarar gelmesin.
Müftülüğün bahçesi müsait park edecek yer var.
Ben kapısını açayım,arabanı oraya park edebilirsin." dedim.
"Olur…" dedi.
Arabayı park ettikten sonra;
"Beyefendi müsaitseniz Yukarıda çay demledim,tek başıma içiyorum, istersen buyur birlikte içelim" dedim.
"Olur,içelim." dedi.
Teşekkür etti.
Yukarı Müftülüğe çıktık...
Bir yandan çaylarımızı içiyor,bir yandan tanışıyor, konuşuyorduk.
O sırada müftülüğün kapısı açıldı.
İçeriye elleri titreyen yaşlı bir hanımefendi girdi.
Elinde içerisine incir doldurduğu küçük bir sepet ile;
"Oğlum,müftülüğün kapısını açık gördüm de içeri girdim. Kusura bakmayın.
Ben bu incirleri bizim bahçeden topladım.
Pazara satmaya götürüyorum.
Parasını da size getireceğim, İlçemizde Kız Kur’ân Kursu yoktur, bizim zamanımızdada yasaktı biz çahil kaldık, çocuklarımızın, torunlarımızın okuması için
Bir kız Kur’ân Kursu yaptırırsınız diye…"
Küçük bir sepet içinde incir…
2 veya 3 kilo ya gelir, ya gelmez.
Kur’ân kursu yaptırmak için onu pazarda satacak parasını hayır olarak müftülüğe getirip verecek…
Duygulandırıcı bir samimiyet, niyet ve arzu…
Ben dondum kaldım.
Misafirim de belli ki duygulandı.
Hanımefendiye dedi ki:
"Anne sen bu incirleri kaç liraya satıyorsun."
Kadıncağızda mütevekkil şekilde;
"Ne verirseniz yavrum?" dedi.
Adam da coştu:
"Peki,bir Kur’ân kursu yaptırma karşılığında bu incirleri bana satarmısın?"
Yâ RABB'Î!..
Küçücük bir sepet içindeki bir kaç kilo incir ile bir Kur’ân kursu.
"Adam bu güzel niyeti gerçekleştirmek için harekete geçti.
O kadıncağızın arzusu gerçek oldu.”
Tanımadığımız,ilçemize ilk defa gelen şahıs üst kısım cami alt kısımda tam teferruatlı bir Jız Kur’ân Kursu yaptırdı ve o ihtiyar ninenin adını yazdırdı.
Siz ne derseniz deyin,bunun adı samimiyetten başka bir şey değildir.
Samimiyetle,ihlâsla istersen; MEVLÂ’m karşılığını hemen, fazlasıyla verir.
O kadıncağız,istemiş,gönülden arzu etmiş.
"Benim ne imkânım var ki?"
diye düşünmemiş.
"Bir kaç kilo incirden ne olur…" dememiş.
Onu toplamış.
"Bana gülerler…" dememiş, yola koyulmuş.
Bunlar hep bereketin sırları…
Muhabbetle, selâm ve duâ ile...

Alıntı

31/12/2025

HALİFE ABDULMECİD EFENDİNİN, KABUL OLAN DUASI..

18 kasim 1922 Yılında halife seçilen Abdülmecid Efendi, Cumhuriyet sonrasi 3 Mart 1924 Yılında ani bir kararla, 17 kişilik ailesiyle birlikte sürgüne gönderilmek üzere akşam Dolmabahçe sarayına, Dönemin İstanbul emniyet müdürü polislerle gelir, Mübarek O, esnada Kuran'ı Kerim okumaktadır. Müdür ve polisler odaya girer, 45 dk zamanınız var, Hazırlanın sürgüne gönderiliyorsunuz derler, Mübarek itiraz etse de, Emrin Ankara'dan geldiği anlatılır.
Mübarek, Okumakta olduğu Kuran'I Kerimi kapatır, Ellerini Semaya kaldırarak, Allah'ım görüyorsun uğruna can ve cananlar verdiğimiz Vatanımdan sürgün ediliyorum, Gurbetellerde ölürsem, Beni Peygamber Efendime komşu eyle der ve apar topar ailesiyle birlikte hazırlanırlar, Apar topar Haydarpaşa Tren garına getirilirler, Önce Belçika ordanda Fransaya gönderilir. Mübarek Abdulmecid Efendi Fransa'da Müslümanlarla Camilerde buluşur, Müslümanlar üzüntülerini dile getirirler hürmet ve izzette bulunurlar, Çaresizliklerini bildiklerinden yardım etmek isterler ama Abdulmecid efendi asla kabul etmez.
Haydarabad Nizamı (Pakistan) Osman Han, Halifemize yardım etmek ister fakat kabul görmeyince, O dönem genç bir kız olan Darüşşevar sultanı büyük oğlu Azam Cah için ister. Buradaki önemli detay şayet dünür olursak yardım edebilirim düşüncesi. Müslümanların ricası üzerine kızını Haydarabad Prensine verir ve dünür olurlar. Yine yardımları kabul etmez. Mübarek ve ailesi uzun yıllar Fransa'da yaşar çok yokluklar çekerler, 1944 yılında hastalanır, Hasta yatağında Ölünce Vatanına, Türkiye'ye Defnini vasiyet eder, uzun sürmez vefat eder. Kızı Darüşsevar Sultan Haydarabad prensiyle evli olmasından dolayı Pakistan vatandaşıdır ve Türkiye'ye rahat girebilmektedir. Babasının vasiyetini yerine getirebilmek için (Özellikle inönü’ye) Defalarca Türkiye'ye gelir ve yetkililere yalvarır. Hatta Bulgaristan sınırından Türk tarafına girişe defnedelim dönüp gidelim diye yalvarır. Ama asla izin verilmez. Bir umut diye tam 10 yıl yani 1944 ile 1954 Yıllarında Türkiye'ye defni için Fransa'da morgda bekletilmistir. Fakat Türkiye’ye defnedilme vasiyeti kabul edilmez. Daruşsevar Sultan Hem Umre, Hemde Babasının 10 yıldır Morgda bekleyen cesedinin defni için Suudilerden, Türkiye Hükümetine girişimde bulunup bu konuda yardımcı olmalarını ricaya gider, Sudiler talebi kabul ederler ve hemen Türk Hükümeti ile irtibata geçip durumu ve talebi iletirler, Ama malesef talep kabul görmez.
Suudi‘lerde Bu duruma çok üzülür, Mübarek zatın, Arabistan topraklarına defnedilmesini kabul ederler, Morgdan alınan cesed Arabistana getirilir, O Dönemin Suudi yetkilileri Peygamber Efendimizin ailesinin ve sahabelerin Kabristanı olarak bilinen Cennet-ül baka (Cennet bahçesi) Mezarlığına defnedilmesini isterler ve buraya defin edilir, Böylece son halifenin duası kabul olur ve Peygamber efendimize komşu olur. Tam 10 yil Türkiye’ye defnedilmek icin morgda bekletmek, Evladlar için vefa borcu, hükümet için züldü, Gelelim Darüşşevar Sultan’a,Onda Türkiye'ye dair kalan tek Hatıra giderken sarayın bahçesinden Oynamak için aldığı bir taş..
Bu taşı ölene kaadar saklamıştır, Darüşşevar Sultan, Aynı zamanda önemli bir ressam olan babası Halife Abdülmecid Efendi’ye de ilham vermiş ve Halife, kızının bir kısmı bugün Dolmabahçe Sarayı’nda Hala mevcut olan çok sayıda tablosunu yapmıştı. Darüşşevar Sultan 2006 yılında 92 yaşında, Londra’da vefat etti. Daha önceden babasına izin vermeyen yetkililere küserek Beni Türkiye’ye defin etmeyin diye vasiyet ettiğinden dolayı,
Brookwook Müslüman Mezarlığı’nda, Annesi Mehisti hanımefendi’nin yanında toprağa verilmişti..

Address

Mersin
33070

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Mersin Ulu Cami posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Category