Hâk Dostları-Manâ Erleri-Gönül Sultanları

Hâk Dostları-Manâ Erleri-Gönül Sultanları Hüvel Habîbüllezi türca şefâatühû
Li külli hevlin minel ehvâli muktehîmi..

Süfyan bin Saîd Nisbesi es-Sevrî el-Kûfî. Muhaddis, müfessir, fakîh ve zâhid. Hasan Basrî, Mâlik bin Dinâr, Ebû Hâşim Sû...
12/02/2024

Süfyan bin Saîd

Nisbesi es-Sevrî el-Kûfî. Muhaddis, müfessir, fakîh ve zâhid. Hasan Basrî, Mâlik bin Dinâr, Ebû Hâşim Sûfî ve Rabia Adeviye ile çağdaş. Nesebi Sevr bin Abd Menâf vâsıtasıyla Adnânilere ulaşır. Emevî halifesi Süleyman bin Abdülmelik devrinde (95/713) Irak’ta, Kûfe yakınında Esir denilen yerde doğdu.

Babası Saîd bin Mesruk, Kûfenin meşhur muhaddislerinden. İbn Maîn, Ebû Hâtim el-lclî, Nesâî, İbn Hibban ile İbn Medînî’nin sika râvilerinden. Annesi tabakat kitaplarında adı geçen zühd ve verâ sahibi sâliha bir hâtûn.

Süfyan Sevri’nin yetiştiği dönemde memleketi Kûfe, şer’î ilimlerin önemli merkezlerinden biriydi. Babasının ilim ehlinden olması, Süfyan’ın ilim yoluna girmesini kolaylaştırdı. Kendisi şöyle anlatıyor: “Kalbimde herhangi bir niyyet taşımadığım halde adet kabilinden ilme başladım. Fakat sonra Cenab-ı Hakk bana ilimle rızâ-i Bârî’yi kazanma azim ve niyyeti lütfetti.”

Hadis ilminde “Emiru’l-müminîn” sıfatına hak kazanacak bir seviyeye ulaştı. Kuvvetli hafızası sayesinde hadisleri yazarak değil, ezberden naklederdi. Asrındaki müfessirlerin büyüklerindendi. Kur’ân ilimlerine dair geniş bilgi sahibiydi. Günümüze kadar ulaşabilmiş bir tefsiri vardır.

Fıkıh ilminde de ictihâd ve rey sahibiydi. Hicrî V. Asr’a kadar fıkhî görüşü ve fetvalarıyla amel edilmiş, fıkhına tâbi olanlara Sevrî denilmişti. Nitekim Cüneyd el-Bağdadî, Hamdun el-Kassâr onun fıkhıyla amel eden ünlü sûfîlerdir.

Hayatının büyük bir kısmı memleketi Kûfe’de geçti. Abbasî halifesi Ebû Ca’fer zamanında kadı tayin edilmek istenen Ebû Hanîfe, Mısar bin Kudam ve Şüreyk’in dördüncüsüydü. Kaçarak bir gemiye sığındı ve kadılıktan kurtuldu. Bilâhare, önce Medîne’ye sonra Mekke’ye hicret etti. Vefatına yakın Basra’ya göçtü ve orada vefat etti. (161/777)

Süfyan Sevrî, maîşet temini için ticaretle de meşgul olmuş, fakat zamanının ekserisini ilim neşrine ayırmıştır. İmam Mâlik, Şûbe, Yahya bin Sa’d el-Kattân, el-Evzâî, Abdullah bin Mübarek ve Süfyân bin Uyeyne onun talebeleri arasındadır.

İlim ve hadis tahsilini edeb şartına bağlamış ve şöyle buyurmuştu: “İlim ve hadis öğrenmek isteyen önce edeb öğrensin. Bu edeple yirmi yıl amel etsin ki, ilim tahsiline lâyık olsun. Alimler bozulunca onları kim düzeltecek. Onların bozulmalarının sebebi de gönüllerinin dünyaya meylidir.”

“İlim için gerekli şart onu bulma yollarını öğrenmektir. İlmi elde edince amel, sonra sorulana cevap, ihlâs ve sükût. İlim adamları tam ihlâs sâhîbi olsalardı bildikleriyle amel etmekten daha kıymetli bir şeyin bulunmadığını anlarlardı.”

“İnsanların en azizi, ona göre şu kimselerdi:

1 - Zâhid âlim,

2- Sûfî fakîh,

3- Mütevazı zengin,

4- Hazret-i Peygamber neslinden gelen şerif.”

Sordular:

– Rasûlullah’ın “Allah, eti çok olan aileye buğzeder.” hadîs-i şerîfinden maksad nedir?

Cevap verdi:

– Halkı gıybet ederek etlerini yiyenlerdir.

Hastalanmıştı. Hastalığının emareleri doktora anlatılınca doktor:

– Korku bu zatın ciğerlerini parçalamış, dedi. Nabzını eline alınca hristiyan doktor:

– Hanîfler arasında böyle birinin bulunabileceğini bilmiyordum, dedi ve müslüman oldu.

Hasan Basrî ve Mâlik bin Dinâr gibi yünden yapılmış elbiseler giyerdi. Fakat onun zahidlik anlayışı kuru ekmek yemek ve aba giymekten ibaret değildi. Ona göre zühd, dünyaya karşı zâhid olmak, kanaat ve kasr-ı emel sâhibi bulunmaktı..

Ölüm ve âhiret hazırlığı hakkında şöyle derdi:

“Bir yerde kalabalık toplansa da bir tellâl çıkıp: “Bugün akşama kadar yaşayacağım, diyebilen ayağa kalksın!” dese bir tek kişi bile ayağa kalkamaz. Hayret edilecek şeydir ki, aynı insanlara “İçinizden ölüme hazırlık yapmış olanlar ayağa kalksın!” denilse yine bir tek kişi bile kalkamaz.” Kendisi, müridlerinden birisi sefere çıkacak olsa ona: “Eğer gittiğin yerlerde satılık ölüm bulursan benim için de al!” diye ısmarlardı.

Son hastalığında bir namaz için altmış defa taharet yapmış ve:

“Bütün bunlar emr-i Hakk geldiğinde temiz olmak içindir” demişti.

Şöyle derdi:

“Herşeyin cezâsı vardır. Arife verilecek ceza da zikirden kesilmektir. Çünkü sevgiliyi anıp hatırlayamamak âşık için en büyük cezadır.”

Hatim Esam’a şöyle demişti:

“Şu dört şey, şu dört şeyi görmemektendir:

1 - Halkı kınamak kaza ve kaderi görmemekten,

2- Müslümanlara hased etmek kısmeti görmemekten,

3- Haram ve helâl oluşu şüpheli mal biriktirmek, kıyametteki hesâbı görmemekten,

4- Allah’ın tehdidinden emin olmak, vaadinden ümid var olmamak, Allah’ın âyetlerini görmemektendir..

❤Hz. Malik Bin Ejder (r.a.)❤Esas adı Malik Bin Ester olan Malik, Yemen’de Naha adlı bir oymağın beyidir. Bundan dolayı k...
24/12/2023

❤Hz. Malik Bin Ejder (r.a.)❤

Esas adı Malik Bin Ester olan Malik, Yemen’de Naha adlı bir oymağın beyidir. Bundan dolayı kendisine Naha’ya nisbetle El-Nahai de denilmiştir. El-Eşter ise lakabıdır. Rivayete göre Malik Bin Ejder Hazretleri 636 yılında Bizanslılarla Suriye’de yapılan Yermük Savaşı’nda gözünden yaralanmış bundan dolayı kendisine El Eşter (göz kapakları ters) denilmiştir. Anlaşıldığına göre Malik Bin Ejder, Suriye’den Maraş’a gelerek şehrin şimdiki güney taraflarına karargahını kurmuş ve buradan geçitleri aşarak Bizans topraklanna akınlar yapmış ve büyük kahramanlıklar göstermiştir. Bu sırada yalnız olmadığı da anlaşılan Malik Bin Ejder‘in buraya Meyserete Bin Mesruku’l Abesi ile birliktegeldiği ve muharebe neticesinde burada şehit olduğu da rivayet edilmiştir..

Bir rivayete göre de halife Hz. Ali, Malik Bin Ejder‘i Cizre. Hz. Ebubekr’in oğlu Muhammed’i de Mısır valiliğine atar. Bu atamadan kısa bir süre sonra Muaviye Şam’da halifeliğini ilan eder ve ilk icraat olarak da Mısır valiliğine Amr îbnu’l As’ı atar. Burada kargaşa çıkar ve halk vali ‘Muhammed’e’ karşı ayaklanır. Hz. Ali ayaklanmaları bastırması için Malik Bin Ejder‘i görevlendirir. Görevi kabul eden Malik Bin Ejder Hazretleri, 6.000 kîsilik orduyla Mısır’a doğru yola çıkar. Kalzum adlı yerleşim biriminde bir eve misafir olur ve Muaviye tarafından örgütlenen ev sahibi tarafından şehit edilir. Bunun tabii bir ölüm oldugunu zanneden askerler Malik Bin Ejder‘i Kufe’ye gömmek isterler. Bunun için Kufe’ye gidilmesi gereklidir. Ancak güneyden yol olmadığı için önce Harran’a oradan da Kufe’ye gidilmesi gereklidir. Dolayısıyla Hz. Osman’ın katlinden sorumlu olduğunu iddia eden Muaviye’nin, Malik’in cenazesine hakaret edebileceğini düşünen Malik Bin Ejder‘in oğlu, babasını Filistin ve Şam topraklarına gömülmesini istemez. Onun Hz. Ali’ye bağlılıkları ile bilinen Maraş’a -şu anda bulunduğuyere- gömülmesini ister..

Evliya Çelebi’ye göre Malik Bin Ejder Hazretleri, Hz. Peygamber’in silahşörüdür ve kemerini bizzat Hz. Ali bağlamıştır. Rivayete göre ise Hz. Peygamber, Malik Bin Ejder île Osman Dede’yi Maraş’ın fethine görevlendirir. Her iki sahabe de Maraş’ın dışında bir çeşme başına gelir ve yorgunluktan oracıkta uyuyakalırlar. Uyandıklarında etraflarının düşman askerleri tarafından sarıldığını görür ve savaşmaya başlarlar. Aralarında çetin bir muharebe olur. Bu sırada Osman Dede günümüzde mezarının bulunduğu yerde şehit olur. Malik Bin Ejder ise yaralı halde Kumaşır Gölü’nün olduğu yere kadar ulaşır. O sırada Kumaşır Gölü yoktur. Gölün olduğu yerde Hristiyanlann yasadığı bir köy vardır. Malik Bin Ejder, içmek için köylülerden su ister. Ancak köylüler ona su vermez, aksine onu köylerinde istemez ve üzerine köpeklerini salıverirler. Bu duruma çok üzülen Malik Bin Ejder, kılıcını çeker ve köyün doğusunda yer alan kayaya vurur. Aynı anda kaya birkaç parçaya ayrılır. Bu sırada parçalanan kayaların arasından su kaynamaya başlar, kısa sürede köy sular altında kalır ve bu günkü Kumaşır Gölü oluşur. Bir başka rivayete göre Malik Bin Ejder köylülerden su ister onlarsa bu isteği yerine getirmezler. Bunun üzerine O, yakınlarda bulunan suya “Ak su, Ak su!” diye seslenir ve su kendisine doğru akmaya başlar. O günden sonra nehrin adı “Aksu” kalır. Köyün helak olduğunu gören Malik Bin Ejder hazretleri ise o sırada günümüzde kendi adıyla anılan tepeye çıkar, orada şehit olur ve aynı yere defnedilir..

Şehrin güney tarafında, merkeze 6 km uzaklıkta Aksu Mahallesi. sınırlarında bulunan yapının aslen 1201 yılında yaptırıldığı belirtilir. Kumaşır Gölüne bakan tepede yer alan yapı; Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden yapılan merkezi planda küçük mescidi, türbe kısmı ve çevre düzeni ile atıl durumdan kurtarılmış, ziyarete açılmıştır..

27/10/2023

Âşığın dilinden Âşıklar anlar...❤
30/09/2023

Âşığın dilinden Âşıklar anlar...

'' Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri'nin halifesi.. "Nasıl Gidilir ; Elazığ – Palu – Yukarı Palu mahallesiŞeyh Ali Sebti ...
29/09/2023

'' Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri'nin halifesi.. "

Nasıl Gidilir ; Elazığ – Palu – Yukarı Palu mahallesi

Şeyh Ali Sebti Hazretleri, 1786 yılında Diyarbakır’a bağlı ancak günümüzde Mardin’in Savur ilçesine bağlı olan merkez köylerinden Kırkdirek (Çilsütun)’da dünyaya gelir. Rivayete göre, Çilsütun köyünden kırk tane veli yetişmiştir. Bunlardan kırkıncısı ise Ali Sebti hazretleri’dir. Bu köye Kırkdirek adı Şeyh Ali Sebti’nin Mevlana Halid Bağdadi’nin (177?-1827) kırkıncı halifesi olduğu için verilmiştir. “Sebti” kelimesi Şeyh Ali Sebti’ye hocası Mevlana Halid–i Bağdadi tarafından tasavvufi bir mahlas olarak verilmiştir. Bu kelime Arap bilginleri tarafından evlad-ı Resul olanlara iltifat mahiyetinde söylenirmiş.

Sultan IV. Murat’ın Bağdat seferleri sırasında bir takım iftiralar sonucunda Şeyh Ali Sebti’nin dedeleri siyasi bir operasyona maruz kalır, evleri yakılıp yıkılır, köyleri harabeye döner. Bu olayda Sebti’nin “Seyyidlik” şecereleri de zayi olur. Fakat Sebti Hazretlerinin seyyid olduğu Hüseyin Hilmi Işık tarafından kaleme alınan “Tam İlmihal Saadeti Edebiye” adlı eserin sonunda belirtilir. Şeyh Ali Sebti ilk ilim tahsilini Diyarbakır Ulu Camii medresesinde yapar. Daha sonra eksik kalan ilmini ise Irak’ın Erbil ve Süleymaniye şehirlerinde tamamlayarak icazetini alır. Bundan sonra kendi köyüne döner ve medrese açıp ders vermeye başlar. Bu sırada irşad ve hilafetle görevli olarak Hindistan’dan dönen Nakşibendî müritlerinden Mevlana Halid, büyük mürşitleri Abdullah-ı Dehlevi’nin emriyle Diyarbakır’a uğrayıp Aliyyü’s Sebti’yi bularak evine misafir olur ve irşadında kendisine arkadaş olmasının Abdullah-ı Dehlevi tarafından emredildiğini söyler. O da Mevlana Halid’le birlikte Diyarbakır’dan ayrılarak Şam’a gider. Şeyh

Ali Sebti, Mevlana Halid’in vefatına kadar yanında kalır ve madden ve manen büyük hizmetlerde bulunur. Bunun neticesinde Mevlana Halid Bağdadi tarafından kendisine hilafet verilmiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefatından önce Şeyh Ali Sebti’ye, “Vefatımdan sonra Palu’ya gidiniz, orada irşat ile meşgul olunuz”, diye vasiyette bulunmuştur. Bir gün Şeyh Sebti’nin annesinin hasta olduğu haberi gelir. Bunu duyan Mevlana Halid, Sebti’yi çağırarak, “Ali annen hastadır, anneni görmeye git”, emrini verir. Yola çıkan Ali Sebti eve ulaştığında annesinin vefat ettiğini öğrenir. Annesinin sağlığına yetişemeyen Ali Sebti bu üzüntü içinde tekrar şeyhinin yanına döner. O, Şam’a geldiğinde şeyhi Mevlana Halid’in de vefat haberini duyunca üzüntüsü bir kat daha artar. Diğer bir rivayete göre ise, sağlığında hocasının verdiği icazetnameyi kabul etmemiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefat edince Sebti’ye kardeşi Şeyh Mahmud Sahib, “Sizin icazetnameniz Mevlana Halid’in emri üzerine yazılmış, ben de imzalıyorum. Bana verilen emir üzerine doğuda Palu’ya yerleşip doğu bölgesinde halkı irşad etmekle vazifelendirilmiş olduğunuzu size bildirmekle Mevlana’nın size vasiyetini yerine getirmiş bulunuyorum”, buyurmuştur. İcâzetnâmesini talebelerinden Abdullah-ı Mekkî Palu'ya getirerek teslim eder. Bu arada Şah Abdullah Dehlevi’nin manevi işaretleri Ali Sebti’nin “üveyslik” mertebesinde talim edilmesine vesile olmuştur.

Şeyh Ali Sebti, Mevlana Halid Bağdadi’nin üçüncü halifesidir. Birincisi Mevlana Halid’in kendi kardeşi, ikincisi ise Erbilli Fettah Ahmed’dir. Ali Sebti Mevlana Halid’in vasiyeti üzerine 1830 tarihinde Palu’ya gider ve burada irşad çalışmalarına devam eder. Şeyh Ali Sebti bölgede irşâd çalışmalarına devam ederken o günün feodal yapısını devam ettirmeye çalışanlar tarafından kendisi ve yakın çevresi rahatsız edilmeye başlanır. Şeyh Sebti bu durum karşısında bölgede kargaşa ve huzursuzluğa yer vermemek için Ali Hoca’yı da yanına alarak Ali Hocanın köyü olan önceden Palu’ya bağlı Kelhası (Bingöl / Genç) köyüne gelip yerleşir. Burada irşad, talim ve derslerini devam ettirir. Şeyh Sebti bu göçten iki sene sonra tekrar Palu’ya dönmek ister. Buna kendisine intisab edenler razı olmayınca o, “Şeyhim Mevlana Halid’in emrini yerine getirmek gerekir” deyince karşı çıkan olmaz. Birkaç müridi ve Ali Hoca ile birlikte Palu’ya hareket eder. Aynı günün akşamı Palu’nun Çayyukarı bahçelerine ulaşıp geceyi burada geçirir. Bu arada Ali Sebti ve beraberindekilerin geldiğini haber alan Palu’nun Aşağı Mahalle sakinleri onları mahallelerine davet ederler. Bu teklifi kabul eden Ali Sebti ve beraberindekiler Aşağı Mahalleye gider. Mahalle sakinlerinden Eblaşoğulları tarafından kendilerine arsa vakfedilir. Ali Sebti vakfedilen bu arsa üzerinde bir cami, medrese ve cami yanında da iki odalı bir ev inşa ettirir. Nakşîlik tarikatı bu bölgeye ilk defa Ali Sebti ile girer. Palu’da bozulan nizamı o yıllarda tesis ederek dini, gerçek yönleriyle halka anlatmış ve birçok gayr-i müslimin İslamla şereflenmesinde etkili olmuştur. Şeyh Ali Sebti 1871 yılında 85 yaşında vefat eder.

Şeyh Ali Sebti hakkında birçok keramet ve menkıbe anlatılır. Rivayete göre; bir gün Şeyh Ali Sebti görevli olarak Bağdat’a giderken yol üzerinde oturan ve geçişi engelleyen bir aslana rastlar. Aslanın yolu kesmesine ve korkutucu bir halde yol üstünde oturmasına önem vermeyerek yoluna devam eder. Bu korkutucu ve tehlikeli olan hayvana yaklaştığında “Meded ya Hazret” diyerek Mevlana Halid’den yardım diler. Tam o esnada bir el aslanın ağzına çarpar ve bunun üzerine aslan yoldan kalkarak oradan hızla uzaklaşır. Şeyh Ali Sebti de yoluna devam eder.

Yine bir başka rivayete göre, Palu beylerinden biri Şeyh Ali Sebti’yi evine davet eder. Bunun üzerine Ali Sebti bu davete icabet eder. Beyin Ali Sebti’yi davet etmesindeki asıl maksat onun şeyh olup olmadığını sınamaktır. Bunun için bey, bir tavuğu İslami usuller dışında keserek yani murdar ederek yemek hazırlatır ve Sebti Hazretlerine ikram eder. Ali Sebti önüne konulan tavuk etinden yer. Bunun üzerine bey Sebti’ye dönerek “Sizin yediğiniz tavuk eti murdar bir tavuğun eti idi. Eğer Şeyh olmuş olsaydınız etin murdar olup olmadığını anlardınız”, der. Bunun üzerine Ali Sebti tebessüm ederek Beyi yanına çağırır ve ağzını açarak “İçeri bak ne görüyorsun?” der. Bey, Şeyh Ali Sebti’nin ağzına bakınca büyük bir derya ve deryanın içerisinde tavuğun yüzdüğünü görür. Ali Sebti, beye dönerek “Sizin o murdar ettiğiniz tavuk bu büyük deryayı kirletebilir mi?” diye sorar. Bu manzara karşısında mahcup olan bey özür dileyerek Şeyh Ali Sebti’ye intisab eder.

Ali Sebtî hazretleri, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını hatırlatır, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdının üstünlüğünü ve buna bağlı olmayı anlatırdı. Namaz için titrer, fırsat buldukça kazâ namazı kılmayı söyler; "Namazlarınızı terk etmeyiniz, aksi halde iyiliği terk edersiniz" buyururdu. Günümüzde türbesi yöre halkı ve çevre illerden gelen ziyaretçiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir. Gelen ziyaretçiler tarafından kabri şerifleri başında Kur’an-ı Kerim ve dualar okunmaktadır. Ziyaret yaptıktan sonra bazı ziyaretçilerin nafile namazı kıldıkları görülür. Burası haftanın bütün günleri ziyaret edilmektedir. Özellikle sıcak mevsimlerde gerek yöre halkı ve gerekse çevre illerden gelen kişiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilir. Ziyarete her türlü hastalık için gidilmekte, dua edilmekte ve Allah’tan şifa temenni edilmektedir. Çok sık olmamakla beraber adağı bulunan ziyaretçilerin burada kurban kestikleri de söylenir. Yine çeşitli dilek ve istekleri olan kişiler bu maksatlarına ulaşmak amacıyla buraya gelir ve burada yatan zatların yüzü suyu hürmetine Allah’a dua eder.

Şeyh Ali Septi hazretleri'nin Silsile-i Şerifi
1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.)
2. Hz. Ebû Bekir (ra.)
3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.)
4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.)
5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.)
6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.)
7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.)
8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.)
9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.)
10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.)
11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.)
12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.)
13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.)
14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.)
15. Hz. Emir Külâl (ks.)
16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.)
17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.)
18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.)
19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.)
20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.)
21. Hz. Muhammed Derviş (ks.)
22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.)
23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.)
24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.)
25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.)
26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.)
27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.)
28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.)
29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.)
30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.)
31. Hz. Şeyh Ali Septi (ks.)

DR. MEHMET HULUSİ BAYBALOkuyanlardan nokta rica dir.Dr. Baybal 1928 yılında Konya da doğmuştur. Sülalesi Kırım Göçmenler...
09/09/2023

DR. MEHMET HULUSİ BAYBAL

Okuyanlardan nokta rica dir.

Dr. Baybal 1928 yılında Konya da doğmuştur. Sülalesi Kırım Göçmenlerinden olup Konya'ya yerleşmiştir. Muhterem dedesinin at arabası imalatı yaparak maişetini sağladığı bilinmektedir. Babaları ise mütevazı bir devlet memurudur. Valideleri ise çok asil bir ev hanımıydı. Validesini tanıyanlar "bir ömür Kur'an-ı Kerimi elinden düşürmeyen cefakâr bir hanımefendiydi" derler. Dr. Baybal küçük yaşlardan itibaren annesine hizmeti hiç eksik etmeyen ve annesinin en büyük yardımcısı olan bir evlattı. Hünerli ve eli her türlü işe yatkın bir yapısı vardı. Nasıl yapıldığını bilmediği bir yemeği izler onu öğrenir ve bunu pişirip başkalarına yedirmekten çok hoşlanırdı.
Ölenle hariç olmak üzere iki kardeşi vardı. Ailesi dindardı. Aile fertleri namazında niyazında şuurlu insanlardı. O bu aile içerisinde daha çok küçük yaşta iken namaza başlamıştı.
Ailesi fakir olduğundan tahsilini çok sıkıntılı şartlarda sürdürmüştür. İlk ve orta tahsilini Konya'da tamamladıktan sonra Gazi Lisesinde de lisen eğitimini tamamlamıştır. O zamanlar üniversite giriş sınavı olamadığından diploma notuna göre üniversite tercihi yapılabiliyordu. Genç Hulusi'nin gönlünde ise doktor olmak vardı. Lakin bu hayalinin önünde adı para olan ciddi bir engel vardı. Tıp tahsili hayli masraflı olduğu için ailesinin de mütevazı bir memur maaşıyla bunu karşılaması neredeyse imkânsızdı. Ama gönlüne halis niyetle yerleşen bu hayal eş dost ve akrabalarının da katkılarıyla gerçekleşebilecekti. Ardından da Genç Hulusi için İstanbul da tıp tahsilinin yolu açılmış oluyordu.
Hulusi Baybal İstanbul'daki tahsiline ciddiyet ve ihlâsla sarıldı. Derslerine çok çalıştı ve fakültedeki hocalarıyla çok iyi diyaloglar geliştirdi. O İstanbul da tek başına bir dernek ve vakıf oldu. Anadolu'dan, özellikle Konya'dan gelen gençlerle irtibata geçip onlara ön ayak olurdu.
Ailesinden gelen harçlık kendisine yetmediğinden çeşitli işlerde çalışarak para kazanmaya başladı. Simit sattı, lokantalarda aşçı yamaklığı yaptı. Kendisine yettiği gibi para da biriktirebiliyordu. Hatta biriktirdiği bu paralarla sohbetten sohbete hizmetten hizmete koştu ve hiçbir hizmetten kaçmadı. Bu hizmet anlayışı en mütevazı olanından, sohbetlerdeki çay işleri ile ilgilenmesinden dolayı arkadaşları arasında "Çaybal" diye anılmasına vesile oldu.
Tüm hayatı boyunca olduğu gibi öğrencilik yıllarında da insana verdiği değer hep had safhada olmuştur. Naif bir ruha sahip olan Mehmet Hulusi 1950'li yıllarda talebelik yaptığı zamanlar İstanbul Konya yolculuklarından bir tanesinde yol arkadaşı ona, açtır düşüncesiyle yanındaki ekmekten bir parça koparır verir. O sevgiden kaynaklanan bu paylaşımı büyük bir hassasiyetle kabul eder, ekmeği yemez otuz parçaya böler. Ramazan ayı boyunca otuz gün süreyle oruçlarını bu ekmekle açar. Böylece o arkadaşının her gün oruç açtırma sevabına ermesine vesile olur.
Başarılı bir eğitim hayatından sonra 1958 yılında acemiliğini İzmir'de, geri kalanını da Van'ın Gürzap ilçesinde yedek subay olarak yapar. Burada kısa zamanda O'na karşı bir sevgi seli oluşur ve yöre halkının gönlünde taht kurar.
Çok geçmez bölge halkı Asteğmen Hulusi Baybal Efendiden vaaz-u nasihat etmesini rica ederler. Ancak asker olduğu için önce çekinir, fakat yöre halkı gerekli yerlerden resmi müsaadeleri alarak Onun merkez camiinde vaaz etmesini sağlar
Vatani görevini tamamladıktan sonra memleketi olan Konya'ya döner. 1960 yılı dolaylarında uzun yıllar hizmet edeceği muayene hanesini açar ve göreve başlar. Kiraladığı muayenehane küçük bir ofis olmasına rağmen sadece hasta muayene elden bir yer değil görünmeyen bir üniversite, ilim irfan ve aşk meclisine dönüşür. Kısa sürede Konya'da tanınan ve sevilen birisi olur. İslama ve memleketine çok büyük hizmetleri dokunur. Yeni açılan İmam Hatip Okuluna Mehmet Hulusi Bey'de fizik, kimya, astronomi, sağlık bilgisi gibi dersleri fahri olarak okutur.
Dr. Mehmet Hulusi Baybal bir taraftan resmi kurumlarda doktorluk yaparken bir taraftan da özel muayenehanesinde hastalarıyla ilgilenmekteydi. Daha sonra doktorlar için hem resmi görev hem de özel muayenehane olamaz şeklinde bir kanun çıkınca tercihini özel çalışmaktan yana kullandı. Fakirlerden muhtaçlardan para almayan idealist bir doktordu. Doktorluğunun yanı sıra kendisini manevi yönden de geliştirip insanların gönül dünyalarına da derman olmanın gayreti ile meşgul oldu. Dini konularda konferanslar vermekte, camilerde vaaz-u nasihatler etmekte hutbeler okumaktaydı.
Evinde çok fazla durmaz halkla iç içe olurdu. Sohbetler yapar insanları bilgilendirmeye çalışırdı. Halkın yetişmesi, olgunlaşması, bilgilenmesi, felah bulması O'nun en büyük tutkusuydu. Kendi dertlerini unutur toplumun dertlerini kendine dert edinirdi. Kimseden hizmet beklemez herkese hizmet ederdi.
Tam bir vakıf insanı olan Dr. Baybal sosyal çalışmalarda da o kadar ehildi ki; zenginden alır fakire verirdi. Ne zengin kime verdiğini görür ne de muhtaç kimden aldığını bilirdi. Zekât ve sadaka sahipleri özellikle ona ulaştırırlardı ki; O'nun bunları tam yerlerine ulaştırmadaki mahareti tartışılmazdı.
Dr. Mehmet Hulusi Baybal tam anlamıyla hayatını sohbetle bütünleştirmiş, bakışlarıyla karşısındakinin birçok özelliğine vakıf olan bir büyük manevi önder idi. Etrafındaki gönül dostlarının da işini, misafirliğini, yemeğini kısacası her şeylerini sohbete endekslemelerini isterdi. Yani sohbeti işe göre ayarlamayı tasvip etmezdi. Ayrıca bir hafta boyunca sohbeti özlemle beklemek gerekir derdi. Sohbet hususunda sıklıkla şöyle söylerdi: "sohbet yolu, Peygamber Efendimizin tasvip ve tatbik ettiği bir yoldur ashap O'nu dinlerken, sanki başlarında bir kuş varmış da, kıpırdanırlarsa uçuverecekmiş gibi pür edep ve pür dikkat dinlerlerdi. Sohbeti bu şekilde dinlemek lazım ki istifade edilebilsin"
Baybal Efendi hemen hemen her türlü hastalığı geçirmiş tatmış ancak bir gün dahi olsa şikâyetçi olmamıştır. Etrafındakiler O'nun şuram ağrıyor buram ağrıyor dediğini duymamışlardır. Kronik bir şeker hastası, böbreğinde taş bulunan, safra kesesinden sıkıntılı, sıkça mide kanaması geçiren ve son olarak da ayağı kesilecek kadar bir hastalıklar silsilesi vardı.
Mevsimlerden güz. Havaların soğumasıyla birlikte yaprak dökümü başladı. Günler iyice kısaldı geceler de bir o kadar uzadı.
Dr. Baybal yine her zaman ki gibi kendisi ile görüşmek isteyenlerle görüşmekte görevinin başından ayrılmamaktadır. Bir gün yanında ki yardımcısına "iğnemi hazırla da ya vuruluruz ya vurulamayız belki" der. O sıra da yanına iki erkek bir kadın ve bir çocuk gelir. Yardımcısına dönerek "hasta var içeri al" der. Fakat onlar hasta olmadıklarını, Baybal Efendi ile görüşmek istediklerini söylerler. Görüşme yapılır. Onlar gittikten sonra yardımcısı içeri girer. Bakar ki Hulusi Ağabey başını kalbinin üzerine eğmiş, öyle duruyor. Halinde ki farklılığı görüp hemen yanına varır. Acaba kalbi mi sıkıştı diye hafifçe kollarından tutar. O esna da yavaşça dili oynayan Dr. Ağabey derince bir nefes verir: "Huuu!"
19 Kasım 1996... Bu dünya da ki zamanını tamamlamış ve Rahmet-i Rahmana ulaşmıştır gönüller doktoru Dr. Ağabey. Allah mekanını cennet eylesin...

1890 YILI, KONYA SADREDDİN KONEVİ CAMİ TÜRBESİ VE HAZİRESİ...KONYA-MERAM
06/09/2023

1890 YILI, KONYA SADREDDİN KONEVİ CAMİ TÜRBESİ VE HAZİRESİ...

KONYA-MERAM

YENİ BİR FOTOĞRAFYATAĞAN KÖYÜNÜN KURUCUSUŞEYH AHMET MÜRSEL YATAĞAN KÖYÜŞeyh Ahmet Mürsel, 15. yüzyıl başlarında Horasan ...
26/07/2023

YENİ BİR FOTOĞRAF
YATAĞAN KÖYÜNÜN KURUCUSU
ŞEYH AHMET MÜRSEL YATAĞAN KÖYÜ
Şeyh Ahmet Mürsel, 15. yüzyıl başlarında Horasan ülkesinden
gelerek, Meram ilçesi dahilinde bulunan Yatağan köyüne gelip yerleşmiş ve orada ölmüştür. Pek çok keramet gösterdiğine ve ermiş kişi olduğuna inanılmaktadır.
Vakıf kayıtlarında hocası olarak gösterilen Dediği Sultan (Şeyh Halit Dediği) menakıbna-mesinde kendilerinin Anadolu’ya gelişleri anlatılmaktadır.
Buna göre Tükistan’da Ahmed Yesevî neslinden Dediği Sultan, Yatağan Mürsel Tur-gutoğulları ile yola çıkmışlar ve Hicaz’ı ziyaret ederek Anadolu’ya gelmişler. Önceleri Konya Beyşehir arasında Elengirt (Melengürit olarak vakıfta geçen) dağında kalmışlar, çeşitli kerametler göstermişler ve daha sonra, Dediği Sultan Ilgın-Mahmuthisar Tekke öyküne yerleşmiş orada gömülmüştür.
Yatağan Mürsel ise, tamamen boş bir alan olan önceleri Söbiçimen olarak bilinen Yatağan köyüne yerleşmiştir. İki kızını evlendirmiş ve bu iki haneden Yatağan köyü meydana gelmiştir.
Ermiş bir kişi olan Yatağan Mürsel, yeni kurulan Karamanoğlu Beyliği ile temas kurmuş ve Konya’nın imarına büyük önem veren Karamanoğlu II. Mehmet, İbrahim Hakkı Konyalı’nın Konya Tarihinde yayımlanan 810 /1407 tarihli vakfı kurmuştur. Arap dilinde yapılan bu vakıfta, Kavaklı ve Söbiçimen mezraları bulunmaktadır.
Ahmet Mürsel’in, 1869 tarihli Konya Salnamesi’nde, ermiş kişiler listesinde adı bulunmaktadır.
Halk arasında Ahmet Mürsel ve köyün kuruluşu ile ilgili diğer yaygın bir menkıbe de şöyledir:
Birkaç kişiden meydana gelen bir erenler grubu Horasan tarafarından yola çıkarlar. Bu erenler kah yürüyerek, kah uçarak Konya çevresine kadar gelirler. Mola vermek düşüncesiyle Yatağan köyünün hemen yanındaki tepeye konarlar. Burada bir müddet ibadet ve taatla meşgul olduktan sonra, havalanarak yollarına devam ederler. Bir müddet sonra, içlerinden en yaşlı olan, Şeyh Ahmet Mürsel, arkadaşlarına dönerek:
“Yatayım mı?”
diye sorar. Onlar da cevaben:
“Yat ağam!”
derler. Bu cevap üzerine Şeyh Ahmet Mürsel, yere iner ve o köye yerleşir.
Aynı gruptan diğer bir zat, Şeyh Hasan, Yatağan köyüne bir saat mesafedeki bir köye iner. Odaya yerleşir.
Kafiledeki diğer zatlardan Seyit Harun-ı Velî bugünkü Seydişehir ilçesine yerleşir.
Aynı zamanda iyi bir dokumacı olan Yatağan Mürsel, yerleştiği ve kurucusu olduğu bu köyde ölmüş ve bu köye gömülmüştür. Sonradan yapılan kara yapı türbesinde, yanında yatanlar da vardır ve o günden kaldığı kabul edilen, bazı savaşlarda kullandığı âletler saklanmaktadır. Türbesi bilhassa çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir.
Dağın adı, erenlerin güruh hâlinde gelip konmalarından ileri gelir. Yatağan ise, Şeyh Ahmet Mürsel’e arkadaşlarının verdiği, “Yat ağam” cevabının değiştirilmesiyle ortaya çıkmıştır.
Şeyh Hasan’ın indiği köyün adı da , “Hasan Şeyh” veya halk arasındaki adıyla “Hasanşıh” adıyla anılır.
Melengürit Dağı civar köylerce kutsal kabul edilmektedir. Burada daha önce yaşandığı ve Bizans döneminden yapı kalıntıları olduğu görülmektedir.
Anadolu’da böyle köy ve kasaba kuruluşları ile ilgili menkıbelere rastlamak mümkündür.
KONYA-MERAM

Konya Meram ilçesinde bulunan Hacı Fettah Mezarlığı içerisinde yer alan Yılanlı Müderrisoğlu ailesine ait mezar yeri.*Yı...
25/07/2023

Konya Meram ilçesinde bulunan Hacı Fettah Mezarlığı içerisinde yer alan Yılanlı Müderrisoğlu ailesine ait mezar yeri.

*Yılanlı Medrese, Kapu Camii civarında yer alan Konya şehir merkezindeki 50 civarı Osmanlı medresesinden birisidir.

KALENDER BABAEBUBEKİR NİKSARİKonya’da Beşyol’da, Ankara Yolu’nun başlangıcında, eski Kalenderhane Mahallesi’nde iki Selç...
15/07/2023

KALENDER BABA
EBUBEKİR NİKSARİ

Konya’da Beşyol’da, Ankara Yolu’nun başlangıcında, eski Kalenderhane Mahallesi’nde iki Selçuklu tipi türbe bulunmaktadır. Türbelerden birisi Kalender Baba, diğeri ise Kesikbaş Türbesi olarak isimlendirilmekte, fakat bu iki türbe de, içinde yatanlar da biri birine karıştırılmaktadır.

Tokatlı olan Kalender Baba (Ebubekir Niksari) bir kalenderi şeyhidir. Cavlakîde denilen bu şeyh, Cemaledin Savi’nin halifelerindendir. Bir süre Şam’da bulunan Ebubekir Niksari, 602/1205-1206 yıllarında Konya’ya gelip yerleşmiş ve etrafına bir hayli mürit toplayarak zaviyesini kurmuştur. Hazret-i Mevlâna ile çağdaştır. Ahmet Efaki’nin ifadesine göre Kalederilerle Mevleviler arasında iyi münasebetlerin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Kalender Baba Türbesi
Kalender Baba Türbesi
Konyalı, 833/1428 tarihli bir vakfiye ile Pir Hüseyin Bey tarafından vakfedilen bir kalender haneden bahseder. Bu tarih Ebubekir Niksari’nin vefatından çok sonraki bir tarihtir. Halbuki Efâkî’nin beyanından, kalenderhane Niksari’nin vefatından önce mevcut gözükmektedir. Bazı kaynaklarda Ebubekir Niksari’nin de başının kesilerek idam edildiği zikredilirse de, bunun diğer türbede yatan zatla karıştırıldığı tahmin edilmektedir.

Veliler listesinde adı geçen Ebubekir Niksari, Mevlâna’nın vefatından sonraki bir tarihte vefat etmiştir. Bundan onun doksan yaşının üzerinde iken vefat ettiği anlaşılmaktadır.

Bu kalender haneden ve Kalenderilerden dolayı bölge asırlarca Kalenderhane Mahallesi olarak anılmıştır.

Kesikbaş Türbesi
Kesikbaş Türbesi
Zamanla kalender hane yıkılmış ayakta sadece iki türbe kalmıştır. Her iki türbede de içerisinde yatanların hüviyetine ışık tutacak bir kitabe mevcut değildir.

Bir zamanlar özel mülkiyet içerisinde bulunan türbelerin etrafı açılarak çevre düzenlemeleri yapılmış ve bölge park haline getirilmiştir.
KONYA

14/07/2023

Âşıklık gönül iniltisinden belli olur, öyledir ki hiç bir hastalık gönül hastalığı gibi değildir...

Address

Konya

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Hâk Dostları-Manâ Erleri-Gönül Sultanları posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share