14/06/2026
Nazar konusunun en çok tartışma yarattığı alan, musibetlerle kurulan ilişkidir. Çünkü pek çok anlatımda, insanın başına gelen sıkıntılar açıklanırken ilk sebep olarak nazar gösterilir; oysa günah, ihmal, kul hakkı, yanlış tercihler ve kişisel sorumluluklar çoğu zaman göz ardı edilir.
Bu yaklaşım, Kur’an’ın musibet anlayışıyla çelişir. Kur’an-ı Kerim, musibetleri tek bir sebebe indirgemez; imtihan, uyarı, arınma, zulüm, ihmal ve günah gibi birçok unsurla birlikte değerlendirir.
Şûrâ Suresi’nde geçen “Başınıza gelen musibetler, kendi ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir” ayeti bu dengeyi çok açık bir şekilde ortaya koyar. Bu ayet, her sıkıntının bir günah cezası olduğu anlamına gelmez; fakat insanı kendini sorgulamaya çağırır.
Nazar anlatısı, bu sorgulamayı perdeleyen bir rol üstlendiğinde sorunlu hâle gelir. Eğer her musibet sadece bir “bakış” ile açıklanırsa, birey sürecin dışına çıkar; iç muhasebe ertelenir, tövbe gecikir, kul hakkı görünmez olur.
Nazar, bir hakikat olmaktan çok, kişisel sorumluluğu geri plana iten bir kaçış aracına dönüşür. Oysa İslam’da musibet, kulun içsel dönüşümü için bir fırsattır.
Bu dönüşüm sabırla, tövbeyle, helalleşmekle ve yeniden yönelişle sağlanır. Nazar bu sürecin yerine geçemez. İnsanı “ben masumum, biri baktı” gibi edilgen bir pozisyona itmek, İslam’ın ahlâk anlayışıyla bağdaşmaz.
İslam, nazarın varlığını kabul eder ama onu merkeze yerleştirmez. Mümin, başına gelenleri sadece dış etkilerle açıklamaz; kendi dili, kalbi, niyeti ve eylemleriyle de yüzleşir.
Bu denge kaybolduğunda, herkes nazardan yakınır ama kimse kendi hâlinden şikayet etmez. Oysa asıl sorulması gereken soru şudur: “Bu olay bana neyi fark ettirmeli?”
Nazar varsa bile, bu ancak Allah’ın izniyle olur ve kulun kendi hâlini sorgulamasına engel değildir. Bu bakış, hem tevekkülü hem sorumluluğu güçlendirir.