İlim Marifet ve Hikmet Derneği

İlim Marifet ve Hikmet Derneği "Kafirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır"

"Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı (iman üzere) sabitler"

Kıymetli dostlar. İlim marifet ve hikmet derneği olarak halihazırda İstanbul'da eğitimine devam eden 34 üniversite öğren...
28/08/2025

Kıymetli dostlar.

İlim marifet ve hikmet derneği olarak halihazırda İstanbul'da eğitimine devam eden 34 üniversite öğrencisi, 16 hafızlık talebesine toplamda aylık 200.000₺ burs veriyoruz. Ayrıca Havass ilimlerle alakalı bilim ve dini beraberce yürüten ve bilim sahasında din adamı, dini ilimler sahasında da bilim insanı vasfını taşıyacak kişilerin yetişmesi için dünyanın değişik yerlerinde eğitim ve akademik kariyerine devam eden öğrencilere desteğimiz sürüyor. Bunlar için sağladığımız desteği iş adamlarından oluşan ayrı bir fondan gerceklestiriyoruz.

İlim marifet ve hikmet derneği olarak bu sene mevcut sayıya üniversite okuyacak 16 kişi daha ekleyip toplam sayıyı elliye, hafızlık alanında da 9 kişi daha ekleyip toplam sayıyı 25 e çıkarmayı hedefliyoruz.
Çevrenizde bu yıl üniversitede aşağıdaki bölümlerden 4 yıllık bir fakülteyi İstanbul'da kazanmış olan, ailesinin mali durumu elverişsiz erkek ya da kız öğrenci varsa bizlere bildirmenizi rica ederiz.

İlahiyat fakültesi
Hukuk fakültesi
Tıbbi bölümler
Farmakoloji
Uzay bilimleri
Egitim fakülteleri
Mühendislik fakülteleri

Burs miktarları

Lisans öğrencileri için aylık 2500
Hafızlık öğrencileri için 2000
Dini eğitim alt yapısı olan ve kuranı kerim okumayı bilen lisans öğrencileri için 3000
Hafızlik belgesi olan lisans öğrencileri için 3500 TL dir

Bilgi ve müracaat için

05348298682 numaralı telefondan WhatsApp ve telegram üzerinden mesaj gönderebilirsiniz...

Ayrıca telegram grubumuza aşağıdaki linkten katılabilirsiniz

17/06/2025

En Büyük Tehlike – Tasavvuf

Yazının başlığına bakarak bir ön algı ve önyargı sahip olmadan sonuna kadar okumanızı ve yazının içeriğiyle oluşacak algıya göre bir yargıya varmanızı tavsiye ederiz.

Sünnetullah (ilahi sistem tarafından kurulan doğal seyir) gereği insanlar (tabiattaki paydaşı olan diğer birçok canlı türlerinde olduğu gibi) yöneten ve yönetilen olmak üzere iki ayrı sınıftan oluşur. Toplulukların temel taşı olan ailelerde dahi bir yöneten olmadığında ya da yöneten yönetimde zafiyet gösterdiğinde karmaşa başlar. Zira sistem yönetim üzerine kurulu olsa da sistem elemanları içerisinde daima özgür davranma arzusu vardır. Doğası itibariyle kurumsal olması gereken (küçük ya da büyük) topluluklarda bireysellik ön plana çıktığında sistem çalışamaz hale gelir ve çöker. Çöken sistemin başıboş kalan elemanları düzenli devam eden diğer kurumsal yapıların idaresi altına girmeye veya onlar tarafından yok edilmeye mahkûm olur. Çünkü sünnetullahın gereği olarak insan sosyal, kültürel ve ekonomik olarak ortak alanlar paylaşmak zorundadır. Ve bu alandan pay alabilmek için bireyselliği bir kenara bırakıp kurumsal işleyişin bir parçası olma zorunluluğu vardır.

Kurumsal idare sisteminin en büyük yapısı devlettir. Devlet, milletin beyni konumundadır. Millet bir beden gibi devleti besler, devlet bir beyin gibi milleti nizam ve intizam içinde yönetir. Şayet nizam ve intizam bozulursa (devlet gereği gibi idare edemezse) millette bozulmalar ve karmaşa başlar. Bu karmaşa tıpkı bir organa bulaşan bir virüsün diğer organları etkilemesi gibi toplumun bir bölümünü ya da tamamını etkiler. Yönetimde devletler (ve alt birimler) insanların oluşturduğu güçlü kurumlardır.

İnsanı idare eden diğer bir güç ise kurallarını dinler aracılığıyla insanlara bildiren Allah’tır. Yani bizleri yöneten bir insani bir de ilahi sistem vardır.

Fıtratında bulunan nefsani yapısı gereği insan, sahip olduğu gücü ilahi sistemle bile olsa paylaşmayı reddeder. Bu sebeple tarih boyunca devletleri yöneten otoriteler dinleri yok saymış ve hatta zaman zaman da yok etme girişiminde bulunmuşlardır. Bazı devlet yapıları ise sistemlerini dini kurallar üzere inşa etmiş ve kendilerini Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olarak topluma lanse etmişlerdir. Bu yapılarda (teokratik devletlerde) devleti yönetenler zaman zaman sadece dini kural ve kaideleri yüzeysel olarak tatbik ederken dünyevi işlerde (altyapı çalışmaları, ekonomik gelişimleri, toplum yararına olan bilimsel atılımlar vb.) yetersiz kaldıkları için sistemi muhafaza edememişlerdir. Hülasa her hal ve şartta dînî ve siyasi otorite arasında tam anlamıyla gerçek bir bütünlük sağlanabilmiş değildir. Buna ilaveten toplum nezdinde dînî olarak itibar kazanmış kişiler ve gruplar devlet otoritesi tarafından istedikleri itibarı görmedikleri veya çok fazla itibar edildikleri için devlet sistemiyle ters düşmüşlerdir.

Buna ilave olarak hem ilahi hem de siyasi otoriteyi benimseyen kişi ve gruplar tarih boyunca hep var olmuştur. Tüm bunların sonucunda da kendi algı, inanç ve ideolojilerine uygun olarak toplumun bir kesimini veya devlet yönetimini ele geçirerek toplumun tamamını ve hatta daha ileri giderek bütün dünyayı yönetmeyi amaçlayan klik ve gruplar ortaya çıkmıştır. Tabii olarak bu amaçlarını açıktan gerçekleştirmeye çalışanlar yüksek siyasi baskılara maruz kalmış ve hatta devlet otoriteleri tarafından yok edilmiştir. Böylece amaçlarını gizli planlarla gerçekleştirmeyi hedefleyen gizli yapılar oluşturma gereği doğmuştur.

Bugün gerek İslam dünyasında gerekse batı dünyasında bu tür yapılardan çokça vardır. Ve bunların sistemleri genellikle bilfiil idareyi ele almak üzere değil, yetiştirdikleri elemanları devlet kurumlarına yerleştirmek suretiyle sistemi dışarıdan yönlendirip yönetmeye yöneliktir. İslam dünyasında bu yapıların en tehlikelisi batıniliktir. Batınilik, İslamı zorla kabul eden (ya da etmiş gibi görünen) Pers (İran) merkezli yaklaşık bin yıllık geçmişi olan şii bir organizasyondur. İran şiiliğinin tarih boyunca tek amacı kendilerinin müslüman yapılmasının intikamını İslam'ı tahrif ederek ve tüm İslam dünyasına hükmederek almaktır. Sırf bu kinleri yüzünden en büyük düşmanları İran’ı fetheden Hz. Ömer’dir ra.

Amaçlarını açıktan başarmalarının mümkün olmadığını bilen şiiler kurdukları sistem ve yetiştirdikleri elemanlar aracılığıyla başarmak için bin yıldır mücadele etmektedirler. Ve bunda da çeşitli yollarla zaman zaman kısmen zaman zaman da büyük ölçüde başarılı olmuşlardır.

Durumu daha iyi anlayabilmek için batıniliği biraz daha yakından tanıyıp misyon ve vizyonlarını anlamak yeterli olacaktır.
Batın kelimesi Arapça bir şeyin iç yüzü ve gerçek anlamı manalarına gelir. Kavram olarak batınilik aslında islamdan çok önceden beri vardır. Metafizik, ezoterizm, ökültizm gibi farklı başlıklar altında da olsa temelde hepsi batıniliktir. Ve batıni doktrinler üzerine kurulu felsefe akımları tarih boyunca var olmuştur. Aristo’nun gizli öğretilerini öğrettiği özel öğrencileri olduğu bilinmektedir. Keza Pisagorculuk batıni mentalitede bir sistemdir. Yeni Platonculuk akımı da bir yönüyle batıni bir akımdır.

Dinler içine batıniliği ilk sokan kişi tevratı felsefi akımlar ışığında yorumlayan ve İsa’nın çağdaşı olan İskenderiyeli Philon (Filon)dur. Yunan felsefesindeki ökült, spiritüel, metafizik ve ezoterizmi tevratla bütünleştirmeyi amaçlamış ve yahudi batıniliğinin temelini atmıştır. Bunun sonucunda da kısa zamanda tevratın mistik yorumu olan kabala oluşmuş ve gelişmiştir.

Batınilik üzerinde yahudi etkisini sadece şii batıniliği ile kısıtlamak yanlıştır. Aslında batıni düşünce evrenselleşmiştir. Bir çok inanç ve millette vardır. Ve onların tamamı yahudi batıniliği üzerine kuruludur.

Malum yahudiler Yakup (İsrail) peygamberin as 12 oğlunda türemiş bir millettir. Ve bu sebeple 12 kola ayrılmışlardır. Kuranı Kerimde de buna vurgu yapılır. Fakat bugün bu kavimlerden sadece iki tanesi varlığını sürdürmektedir. Diğerleri Asurlular ve Babiller tarafından sürgün edilmiş ve zamanla sürgün edildikleri coğraftalarda tarihin sayfalarından silinmişlerdir. Bu silinme bir asimilasyon ya da yok oluş değil değişim ve gizleniştir. Gittikleri her yerde temel yahudi anlayışı olan “seçkinlik” anlayışıyla yeni kimliklere bürünmüşler ve toplumlara kendilerini seçkinler olarak kabul ettirip kendileri dışındakileri ikinci sınıf köleler olarak tanımlamışlardır. Dünyanın birçok yerinde var olan, kendilerinden olmayanı asla içlerine kabul etmeyen, insanları köleler olarak görüp onlar içerisinden sadece kendilerine hizmet edenlere küçük ayrıcalıklar tanıyarak hizmete teşvik eden gruplar tarih sahnesinden silinmiş görünen yahudilerin devamıdır.

Peki, İslam’da batınilik ve Kuranı Kerimde batıni mana var mıdır?

Şüphe yok ki söylenen sözlerin arkasında söylenmeyenler, sözün işaret ettiği başkaca anlamlar, mecazlar, kinayeler, sözlerin bütünlüğünden anlaşılan yeni cümleler Kuranı Kerimde de vardır. Mesela sure başlarındaki hurufu mukattalar, anlam bakımından birbirini tamamlayan farklı surelerdeki ayetler, bir şahıs ya da kesimi muhatap aldığı halde bütün insanlığa şamil olan hükümler basit batıni manalar olarak değerlendirilebilir. Bu sebepledir ki Kuranı Kerim başta Efendimiz sav olmak üzere ilk devirlerden itibaren daima tefsir edilegelmiştir. Belli kurallar çerçevesinde de kıyamete kadar tefsir ihtiyacı daima var olacaktır.

Hükümsel ve tarihsel tefsirlerin dışında daha derûnî anlamlar içeren bir çok çıkarım, bütünleme (ayet - ayet, ayet - hadis, ayet - hadis - diğerleri), varsayım ve tespit daima var olmuştur ve var olagelecektir.

Fakat tüm bunlarda ehli sünnetin iki çizgisi vardır. Birincisi, aslolan zahirdir ve zahir olmadan, zahiri hükümlere tabi olunmadan, zahirle amel edilmeden batınla meşgul olmak zındıklık ve mülhedlik sebebidir. İkincisi ise, batıni anlamla bir kitle ya da kişiyi kutsallaştırmak yasaktır. Bu iki noktada ehli sünnet batıniliği (tasavvuf) ile şia batıniliği birbirinden tamamen ayrılır.

Şii batıniliğin temeli Müslüman görünümlü bir yahudi olan Abdullah İbni Sebe tarafından oluşturulmuştur. Yahudiler Pavlusla hristiyanlıkta yaptıkları tahrife benzer bir tahrifi islam içinde gerçekleştirmek için Hz. Osman zamanında hahambaşı olan bu şahsı Müslüman kisvesi altında sahabelerin arasına karıştırmışlar ve o andan itibaren fitne yaymaya başlamıştır.

Tahrifin ilk aşaması tefrikadır. Ortaya attığı ayrılıkçı fikirler sahabe arasında çıkan ihtilaf ve savaşların temelini oluşturur. İkinci aşaması ise Müslümanlar arasında hurafeler yayarak yeni bir din oluşturmaktır.

Ortaya attığı ilk fitne “Muhammed sav dünyaya dönmek konusunda İsa’dan daha layık ve haktır” iddiası olmuştur. Sonrasın “her peygamberin bir naibi vardır, Muhammed’in naibi Ali’dir” iddiasında bulunmuş ve Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ı ra zalimlik ve zorbalıkla suçlamıştır. Bunun devamında da Hz. Ali’ye ilahlık isnad etmiş ve bunun neticesinde hz. Ali tarafından o zamanki İran’ın merkezi olan Medayin’e sürgün edilmiştir.

İbni Sebe burada da boş durmamış ve bölge halkının henüz islamı tam hazmedememiş olmaları ve geçmiş inançlarından kalıntıların da etkisiyle onların zerdüştlük inancına uygun söylemlerde bulunarak insanları zehirlemiştir. Bir komployla Hz Ali’yi şehit ettirdikten sonra “Ölen Ali değil, onun sûretine giren bir şeytandır. Ali şimdi göklere çıkmış ve bulutlar üzerinde taht kurmuştur.” diyerek insanları buna inandırdı. Ve zamanla da Hz Ali’nin Alla’ın ete kemiğe bürünmüş hali olduğu inancını yaydı. Böylece azılı şia demek olan gulatı şia fırkalarının en azgını olan sebeıyye mezhebi oluşmuş oldu.
Şii batınıliği her ne kadar ismaili koldan çıkmış olsa da anlayışlarının çoğu sebeıyye mezhebinden alınmıştır. Onlara göre Kur’an-ı Kerim'in lafzı hiçbir anlam ifade etmez. Gerçek anlamını sadece Hz. Ali soyundan gelen ve Allah ile direkt görüşebilen masum 12 imam bilebilir.

Şimdi sıkı durun size çok tanıdık gelecek ve batıniliğin en temel felsefelerini oluşturan inanışlarını paylaşacağım. Sözleri kulağınıza çok tanıdık gelecek. Onlara göre “Semavi olan bütün naslar zahirleri itibariyle hükümsüzdür. Sıhhat derecesine bakılmaksızın Peygambere (sav) ait olan bütün sözler (hadis-i şerifler) uydurmadır.”

Özellikle ikinci kısım bugün kendini Kuran müslümanı olarak anlatan ve insanları Kuran’a teşvik ettiğini lanse eden kişilerin en çok sarıldıkları ifadelerdir. İnsanları Kuran ve sünnetten uzaklaştırmanın üç adımını yavaş yavaş gerçekleştirme çabasındadırlar. Birinci adım sözlerine uydurma ve rivayet diyerek Peygamberi (sav) devreden çıkarmaktır. İkinci adım “Size Kur-an yeter. Aradığınız her şey Kur-an'ın lafzında vardır.” diyerek insanın tabiatına aykırı şekilde insanları mealciliğe yönlendirmektir. Zira herkesin bütün Kuran-ı Kerim'e vakıf olacak şekilde Kuran-ı Kerim'i onlarca defa baştan sonra okuması mümkün değildir. Cazip bir söylemle Kuran'a yönlendirildiğini düşünen müslümanda bir süre sonra yorgunluk ve hayal kırıklığı baş gösterecektir. Aynı zamanda bir nesli Peygamberden (sav) uzaklaştırdıktan sonra bir sonraki nesil doğal olarak onların kucaklarına düşmüş olacak ve sıra üçüncü adıma gelecektir. Bu da “Gelin size Kuran'ı biz anlatalım.” denilerek Kuran'ı tahrif edip insanları batıniliğin halkası içine almaktır.

Batınilikte Kur'an'ın zahiri geçersiz olduğu için ibadet ve günah kavramı yoktur. İbadetler yalnızca geleneksel ritüeller olarak saygı gösterilen şeylerdir. Şimdi kendilerini Kur'an ehli olarak tanıtan mealci zihniyetin (en azından bir kısmının) “Namaz demek dua demektir, dine destek olmak demektir. Dolayısıyla kılındığı şekilde bir namaz yoktur.” ifadelerinin kaynağı daha net ortaya çıkmaktadır.

Genel şii inanışları ve batınilik karşısında mücadele eden kelamcı (İslam inanç sistemi) alimler direnç ve mücadele gösterseler de çoğunluğu zamanla belli başlı konularda hatalı görüşlere kaymışlar ve her bireri şii batıni ekolün bir ya da birkaç görüşünü savunur hale gelmişlerdir. Bunda Yahudilerin diğer dinleri tahrif için uyguladıkları “Onlardan biri gibi görün ve içlerinden onları tahrif et.” siyasetini uygulayarak ehli sünnet gruplar arasına sokulmuş ve büyük alim vasfı kazanmış şiilerin etkisi çoktur.

Bir ekolle mücadele ancak kendisi gibi olan bir başka ekolleyapılabilir. Batıni ekolün karşısında onlarla en iyi ve en etkili şekilde mücadele edebilecek tek kurum ehli sünnet üzere yaşanan tasavvuf ekolüdür.

Tasavvuf ekolünün temelini peygamberane bir yaşam ve mücadele sürdürmek düşüncesi oluşturur. Oluşumu bizzat Efendimiz sav başlayan ve hicri 2. yüzyıldan itibaren kurumsallaşma sürecine giren tasavvuf tam da bu anlayış üzerinedir. ilk başlarda züht (dünya makam, mal ve sevgisini terk), takva (Allah'ın razı olmayacağı en ufak şeylerden bile uzak olmak) ve zikirle (farzları ve nafileleri yerine getirdikten sonra hususi zikirlerle meşgul olmak) meşgul olarak yaşayanlardan oluşuyordu.

Böyle bir tasavvuf var olduğu ve toplumda etkinliğini devam ettirdiği sürece batıniliğin arzu ettiği tahrifat ve hakimiyete ulaşması mümkün değildi. Bu sebeple batıniler, tıpkı kelamda olduğu gibi tasavvufa da nüfuz etmeye çalıştılar. Ve kısa zamanda birçok tasavvuf ekolünü kendilerine benzetmeyi de başardılar. Hatta ehli sünnet adı altında batınî görüşleri yayan birçok tasavvuf kolları oluşturdular. Görünüşte ve inanışta ehl-i sünnet olan birçok tasavvuf akımı uygulamada batınileştiler. Bunun en büyük göstergesi de tıpkı batinilikte olduğu gibi şeyhlerin Allah'la özel iletişime geçen, zahir ve batın bütün ilimlere vakıf olan, yeryüzünün ve hatta kâinatın idaresini elinde bulunduran, masum ve mahfuz olduğuna inanılan ve ne yaparlarsa yapsınlar bir hikmet için yapmış oldukları düşünülen, çoğu zaman da peygamber üstü vasıflarla vasıflanan kişilikler haline büründürülmesiydi. Öyle bir hale geldi ki, kerametleri olmayan, hakkında olağanüstülük algısı oluşturan menkıbeler söylenmeyen, uçmayan kişiler ağızlarıyla kuş tutsalar da şeyh olamaz hale geldi. Oysa Peygamberimiz (sav) insanlara kendini tanıtırken “Ben sadece sizin gibi bir beşerim, (sizden farklı olarak) bana vahy olunur.” der ve insanların kendisine böyle inanmasını isterdi.

Muhammedî tasavvufta kişinin manevi hali kendine özeldir ve Allah ile arasında sırdır. Onun bütün gayret ve çabası manevi haline tabiiyet değil insanları Allah'a davet üzere kuruludur.

Peygamberî hayatta durum böyle iken birçok tasavvufi yolda insanlar şeyhlerin hallerine, rüyalarına, zuhuratlarına ve kerametlerine rağbet ettirilir hale gelmiştir. Böylece umuma yönelik irşat ve tebliğ düsturu, hususa yönelik rant ve rağbet merkezine kaymıştır. Kulluk ile rahmet ve merhamete ulaşma anlayışı yerine şeyhin şefaatiyle cennete girme hedefi konmuştur. Ve islamda olmayan bir ruhban anlayış yerleştirilmiştir. Elbette şefaat vardır ve haktır. Fakat bunun bir sınırı ve şartı vardır. En önemli şartı da heva ve hevesi ilah edinmeyi bırakmaktır. Ne yaparsan yap şeyh şefaat edecek anlayışına cevap olarak Allah, Peygamberimize (sav) “Heva ve hevesini ilah edinenlere sen nasıl vekil olursun.” buyurarak dikkat çekmiştir.

Şimdi şii batınilikle Ehli Sünnet Tasavvufu arasındaki farklara bakalım. Hem batıniliği daha yakından tanıyıp hem de tasavvufta gerçek ehli sünnet yolları daha iyi anlamış olalım. Unutmayalım ki bugün ehli sünnet vurgusuyla tasavvuf yolu olarak kendini tanıtanların bir çoğu ya şii batıniliğinin etkisindedir, ya da bizzat onlar veya başka dış güçler tarafından tasavvufu bozmak için kurulmuştur.

Şii batınıliği “Kuranı kerimin zahirinin hükümsüz olduğunu, zahirin sadece avamı oyalamak için indirildiğini ve kendilerinin zahiri hükümlerden muaf olduğunu” iddia eder. Ehli sünnet ise “aslolan zahirdir. Batın zahiri daha iyi anlamaya ve zahire daha iyi sarılmaya vesiledir” der.

Şii batınıliği “Kuranı Kerimin bâtınını sadece masum imamlar bilebilir” der. Ehli sünnet ise “ilim herkese umumidir. Bu konuda gayret eden herkes liyakat ve idraki seviyesinde batıni manalara erebilir” der.

Şii batınıliği “belli seviyede kişiden ibadet ve günah mefhumu kalkar” der. Ehli sünnet tasavvufu ise “kişi en yüksek mertebeye de gelse ne haramlar ne de ibadet yükümlülükleri ondan kalkmaz, öyle olsa peygamberlerden kalkardı” derler.

Şii batıniliği “sıhhatine bakılmaksızın tüm hadisler uydurmadır” der. Ehli sünnet ise “hadisi şerifler de tıpkı kuranı kerim gibi vahyolunmuş veya vahiyle desteklenmiş mukaddes sözlerdir” der.
Şii batıniliği ehli beyti kutsallaştırır ve bütün ilim ve manevi halleri onlara hasreder. Ehli sünnet tasavvufunda ise islam aile ve hanedanlık dini değil insanlık dinidir. Üstünlük ehli beyte mensup ve tabi olmakla değil takva iledir. Ehli beyte muhabbet ise imandan gelir.

Batınilikte hulül inancı hakimdir. Yani onlara göre Allah evvela Hz. Ali’nin bedenine, sonra da 12 imamın bedenlerine girip insanlar arasına karışmıştır. Ehli sünnette ise Allah kalplere tecelli eder ama bedenlere hulül etmez.

Batınilikte ehli beytten olan imamlar kutsaldır ve onlardan her türlü mükellefiyet kalkar. Tasavvufta ise insan haramlardan uzak durup emirleri yerine getirdiği sürece said (iyi), bunları bıraktığında şaki (kötü) olur. Kimse emniyette değil, kimse de kalıcı şekilde şaki değildir.

Şii batıniliği menkıbe, kahramanlık hikayeleri, soyut senaryolar, mucizevi anlatımlar, öteki boyutlardan hikayeler gibi mesnetsiz mitolojiler üzerine kuruludur. Tasavvufta ise temel daima kitap ve sünnettir. Kitap ve sünnet dışındaki soyut olaylar kişinin halidir. Şeyh bile olsa kişinin hali, rüyası, kerameti müridi bağlayıcı değildir. Belki bazıları işaret olarak değerlendirilebilir. Eğer ki bir yol tamamen soyut hikaye ve efsaneler üzerine yürütülüyorsa, yolda kitap ve sünnet yerine şeyhin makam, hal ve sözleri önceleniyorsa orası batınilik etkisindedir.

Evet, görülüyor ki en büyük tehlike tasavvuftur. Peygamberâne bir tasavvuf batinilik için bir tehlike iken batıniliğe tabi olmuş bir tasavvuf yolu müslümanlar için tehlikedir.

İleri yazılarımızda tasavvufun varlığının delilleri ve peygamberane tasavvufun özelliklerini ayrı ayrı ele alacağız. Ayrıca Kuranı Kerimin batıni manalarını anlamayla alakalı bir rehber risale hazırlığımız devam ediyor….

Zafer Çelik - Her Hakkı Mahfuzdur

17.06.2025

13/06/2025

Evrimleşmiş Çağdaş Mezhepler - Din Adına Konuşan Hangi Alimleri Nasıl Bir Bakış Açısıyla Dinlemeliyiz?

Mezhep: Bir konuda (mesela dinde) takip edilecek yol demektir. Modern zaman ve bilimde bunun karşılığı olarak “ekol” kelimesi kullanılmaktadır.

Günümüzde özellikle dînî literatürden uzak toplumun, daha kötüsü dînî literatüre vakıf olmakla birlikte maksatları dini yozlaştırmak olan sözde din alimlerinin “Dinde mezhep var mı, Peygamberimiz (sav) hangi mezhebe tabîdir, Sahabenin mezhebi neydi? gibi çoğu cahilce bazı ise maksatlı sorularıyla karşılaşıyoruz. Maksatlı soranlara cevap, cehaletinden soranlara bilgi olması açısından mezhep kavramını en basit haliyle el alalım.

Bilginin olduğu yerde daima soru vardır. Zira bilgi diğer bir bilginin kapısıdır. Bu kapının anahtarı ise sorudur. Soru sorulan yerde sorunun konusu olan bilgiyi sorandan daha iyi bilen bir alim (bilgin) vardır. Alim bir alanda teferruatlı bilgiye sahipse o konudaki her soru çevresi tarafından ona yönetilir. Böylece bulunduğu çevrede alim cevapları kabul gören bir ekol (mezhep) lideri haline gelir.

Bir örnek verelim. İslami literatür adına hiçbir bilgimizin olmadığını varsayalım ve Kur’an-ı Kerim mealini açıp okumaya başlayalım. Fatiha suresinin ilk ayetinin meali (Türkçe anlamı), “Övgü alemlerin Rabbi (yaratıcı ve yönetici) olan Allah içindir.” şeklindedir. Düşünerek okuyan kimse için burada muhtemelen akla şu sorulardan biri ya da birkaçı gelir. “Alemler ne demektir, övgüden maksat nedir, bir şeyler Allah için mi övülür yoksa övülen Allah mıdır, Allah'ı nasıl öveceğiz, Allah'tan başkasını övmek günah mıdır? ...” Tüm bu soruların cevaplarını Kur’an-ı Kerim'deki başka ayetlerde, Peygamber Efendimizin (sav) sözlerinde, geçmiş alimlerin açıklamalarında, akıl ve mantık çerçevesinde ve hatta eski inançlarda ve mitolojilerde bulmak mümkündür. Fakat herkesin bu kadar kapsamlı bir ilim ve ihtisasa sahip olması mümkün değildir. O zaman bu soruların cevaplarını merak edenlerin “Bir bilen arayışı başlar.” “Bilene” sorulan sorular ve onun cevapları böylece bütünleşir. Bir tek ayette bu kadar soru ve cevap arıyorsak 6000 küsür ayette ne kadar soru ve cevap olacağını varın siz hesap edin.

Bilene (alime) ihtiyaç ve soru - cevap paradoksu sadece dini konulara ait bir mesele değildir. Bilginin olduğu her yerde soru - cevap - bilge üçlü döngüsü vardır. Bu da demek oluyor ki mezhep konusu dini bir kavramın ötesinde evrensel ilmî (bilimsel) bir kavramdır. Yani gerek dînî gerek dünyevi bilginin olduğu yerde mezhep (ekol) doğal oluşumdur.

İyi de mezhepler arasında bunca farklılık neden?

Bunun birkaç farklı cevabı verilebilir. Öncelikle Kur’an-ı Kerim'in anlamı yalın bir mealin ötesinde tüm zamanlar ve kişilere hitap edecek derinliktedir. Birçok ayetin meali dışında işaret ettiği mecazi manalar, delalet ettiği rehberlikler ve barındırdığı sırlar vardır. Alim kendisine sorulan soruya hem kendi idraki hem de muhatapların sosyokültürel seviyesine göre cevap verir.

İkinci olarak Peygamberimiz (sav) ibadetlerde katı kurallar koymak yerine zamana ve şartlara uygun olarak kolaylaştırıcılığı (tabii ki Allah'ın ilim ve müsaadesine uygun olarak) tercih ettiği için farklı uygulamalar ortaya koymuştur. Alimlerden bazıları farklı uygulamalardan farklı sonuçlar anlayıp takipçilerine bunları paylaşmıştır. Mezhep farklılıkları temelde bu iki nedene dayanmakla birlikte başka sebeplerden de kaynaklanabilir. Ki bunlar bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından (rahmet ve genişlik) olarak ifade edilmiştir.

Temel İslami eserlerde mezhepler amel (İslam hukukunun uygulanışı) ve itikat (nasıl inanmamız gerektiği) mezhepleri olarak ikiye ayrılır. Bunların öğretileri sabitleşmiş ve kitaplarda yer almıştır. Dolayısıyla kadim, sabit ve yerleşik mezhepleri bir kenara bırakıyoruz. Onların yerine günümüz Müslümanlarını etkileyen ve kıyamete kadar da etkileyecek olan modern mezhepleri açıklayıp kime, neye göre itibar etmemiz gerektiğini anlamaya çalışacağız. Hangisi doğru? diye baktığınız noktada her zaman yanlışa düşme ihtimaliniz vardır. Bunun yerine “hangisi hangi pencereden konuşuyor?”a bakıp kendi doğrumuzu belirlememiz daha sağlıklı olacaktır.

Görsel medya organlarında din üzerine tartışmalar yürüten kişiler dine hizmet edenler değil, aksine dini tartışılır hale getirerek toplum nezdinde basitleştiren, topluma dinde çelişki algısı aşılayan ve KİME HİZMET ETTİĞİ AÇIKÇA BELLİ OLAN kişilerdir. Birbirini hatalı ve hatta müşrik olarak itham eden bu kişilerin referans noktalarını incelediğimizde öncelikle önümüze iki ana akım ortaya çıkar. Bunlardan birisi Peygamber’i sav dışlayan mealci grup, diğeri de hurafeleri din diye anlatan sahte mutasavvıflardır. İkisinin ortak yönü her ikisi de kendini haşa peygamber yerine koyan ve takipçilerine peygambercilik oynayan zümreler olmasıdır.

Bu ikisini aştıktan sonra da karşımıza kendi içlerinde tartışmalar ve sorunlar olmakla birlikte şartlarımız gereği (hepimiz islami ilimler uzmanı olamayacağımıza göre) uymak zorunda olduğumuz stabil mezheplerle karşılarışırız. İşin acı tarafı günümüzde peygambercilik oynayanlar belli organlar tarafından direk ya da dolaylı olarak desteklendikleri için ön plandadırlar ve diğer ikisinin yolunu kesip halkın oralara ulaşmasını engellemektedirler. Tabi bunda diğer iki ekolün yetersiz ve etkisiz kalışlarının payı da büyüktür.

Biz şimdi sırasıyla din adına karşımıza çıkıp bize yön vermeye çalışan kişilerin ana görüşlerini anlamaya ve ekollerini (mezheplerini) tanımaya çalışalım.

Din adına ahkam kesen birinci grup mealci gruptur. Bunlar “Kuran müslümanlığı, Kuran bize yeter, Kurandan başka kaynak tanımayız, Peygamberin (sav) Kur'an'ı Kerim'i tebliğden başka görevi yoktur…” gibi basit mantıksal oyunlarla insanların zihinlerini bulandırmayı amaçlayan ve İslamı başarabildikleri kadar peygamber, sahabe ve alimlerden soyutlamaya çalışan ekolün temsilcileridir. Bunlara göre Kur'an dışında ne peygambere ne de alimlere ihtiyaç vardır. Herkes dinini Kur'an'dan öğrenip yaşayabilir. Tabiki amaç Kuranın yaşanması değil, Peygamberimizi devre dışı bırakarak Kuranı Kerimi kendi ideolojilerine göre tefsir edip “Peygambersiz bir İslam modeli” oluşturmaktır.

Bunları destekleyen başlıca dış mihraklar yahudiler, almanlar, ingilizler, iran ve tabiki son asırda tüm fitnenin oluşum ve yönetim merkezi olan abd. Bugün siz islamı doğru anlatan bir yazı kaleme aldığınızda ya da görsel oluşturduğunuzda bunları insanlara ulaştırabilmek için mecburen sosyal mecra ve dijital platformlarda yayınlamak zorundasınız. Maksadı islamı tahrif olanlar da aynı şeyi yapmak zorundalar. Onlar bir şey yaptığında dijital algoritma onların yayınlarını ücretsiz olarak herkesin önüne çıkarıp ulaşımı kolaylaştırır. Fakat doğru bir şekilde islamı anlatanlar aynı dijital algoritma tarafından engellenir. Sizin paylaşımınız sizi takip edenlerin ana ekranına dahi düşmez. Bunu sağlamak için para ödemek zorunda kalırsınız. Fakat ödediğiniz para ile de tam verime ulaşamazsınız. Zira aynı algoritma sizin paylaşımınızı para ödediğiniz zaman bile herkesin önüne çıkarmaz. Zaten sizin gibi düşünen insanların önüne çıkarır. Böylece başarınız yarı yarıya düşer.

Matematiksel bir hesap yapalım. Bâtılın paylaşımı ücretsiz olarak yüzbin kişinin ekranına düşer. Hak olan bir paylaşımın yüzbin kişiye ulaşması içinse ortalama 15 ile 25.000TL arası bir ücret ödemeniz gerekir ki dediğimiz gibi bunda da herkese değil, sadece (zaten) sizinle aynı düşüncede olanlara ulaşabilirsiniz. Bu sebeple bu tür paylaşımları herkese ulaştırmak için hem azami fiziksel çaba ve hem de ekonomik dayanışma şarttır. Ta ki amacımıza ulaşana kadar.

Bahsettiğimiz birinci grubun azılı olanları (kendi işlerine gelenler dışında kalan) hadisi şerifleri ve sünneti seniyyeyi yok sayarlar. Daha da ilerisi, hadisi şeriflere “rivayet” vurgusu yaparak itibarsızlaştırma çabası cüretkârlığını gösterirler. Ve hatta bazı hadisi şerif ve sünneti seniyyelerle alaycıvari bir üslup kullanmak cesaret ve bedbahtlığını sergilerler.

Biraz daha toplumsal karşılığına göre ılımlı şekilde hitap etmeyi seçenler sözleri arasında Peygamberimizin (sav) (yine kendi işlerine gelen) sünnet ve sözlerine yer vermekle birlikte vurguları Kur’an-ı Kerim üzerinedir. Basit mantık oyunları ile “Kur’an-ı Kerim bize yetmiyor mu?” gibi manipülatif sorularla insanların aklını bulandırırlar. Bunların amaçları peygambersiz bir İslam modeli oluşturup kendilerini peygamberleştirmek, Kuranı kerimi kendi ideolojilerine göre tefsir etmek ve İslamı (kendilerine birileri tarafından telkin edilen şekilde ve kabullendikleri misyonlara göre) yozlaştırmaktır.

"Fakat şunu bilmeliler ki biz (ehli sünnet vel cemaat akidesi mensupları) var olduğumuz sürece bunu başaramayacaklardır. Tabi bu akideye sadece birkaç kişinin sahip çıkması yetmez. Ehli sünneti anlatan ile yaşayan omuz omuza vermelidir."

Onlara yeten Kur’an-ı Kerim elbette bize de yeter. Bizim Peygamberimize sav olan sevgimiz, sözlerine olan bağlılığımız, sünnetlerini taklit ve tatbikimiz, ve hatta sahabeye olan saygımız bizzat KURANI KERİMİN emir ve beyanıdır. Bize yeten Kur’an-ı Kerim'de 50 küsür ayette Allah Peygamberimize (sav) “O’na tâbî olmamız, sözlerine kulak vermemiz, yaşamını örneklememiz gerektiği” husususlarında bizlere talimatlar vermektedir. Peygamberi (sav) sadece bir mübelliğ (tebliğci) olarak göndermediğini “adım adım takip ederek ilahi muhabbete ulaşmamızı sağlayan bir önder, Kur’an-ı Kerim'de özet olarak ifade edilmiş hükümleri açıklayan bir mübeyyin ve hayatını örnek almamız gereken bir rehber olduğunu” defalarca vurgulanmıştır.

Bugün vakıa (yaşadığımız gerçeklik) göstermektedir ki her Müslümanın Kur’an-ı Kerim'i içselleştirecek ve detaylı olarak hükümlerini öğrenecek kadar ihtisas sahibi olması mümkün değildir. Bunun imkansızlığını bilen sözde alim ama gerçekte belli sistemlerin elemanı olan kişiler insanları güya Kurana teşvik ederek Resulullah'ın (sav) uygulamalarından, sahabelerin öğrendiklerinden ve alimlerin fikirlerinden uzaklaştırıp kendi algıları üzerine yeni bir İslam anlayışı empoze etmeye çalışmaktadırlar. Yani yine kendilerini peygamberleştirme misyonu peşindedirler.

Hatta o kadar pervasızdırlar ki, hüküm ve şekilleri sabitleşmiş ibadetlere dahi dil uzatmaktan geri kalmazlar. Namazın vakitlerini ve rekatlarını yeniden belirlemeye kalkarlar. Namaz, oruç ve diğer ibadetlere kelime oyunlarıyla kendilerince yorum ve anlamlar yükleyerek insanları yanlış yönlendirirler. Kurban yerine sadakayı tavsiye ederler. Zekatın miktarını, haccın erkanını kendilerine göre yeniden oluştururlar…

Yine aynı kişiler kendileri (güya) Kur’an’a dayalı bir İslam anlatmak için ciltler dolusu kitaplar yazarken, O Kur'an'ı hem tebliğ eden, hem açıklayan, hem de yaşayarak öğreten Peygamberin (sav) hadislerinin birkaç yüzle sınırlı olduğunu iddia etme cüretkarlığını göstermektedirler. Akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bu çelişkiyi yine cımbızlama yöntemiyle Kur'anı referans alarak savunmaktan da haya etmezler.

Çağlar öncesine ait anlatılan tarihi olayları, kesinliği şüpheli bilimsel verileri ve tarihte kendi meşreplerine uygun şaibeli olayları itirazsız olarak referans alırken hadisi şeriflerin sıhhati üzerinde şüphe bulutları dolaştırmaya gayret ederler.

Kendilerini hem fıkıh uzmanı, hem kelam alimi, hem muhaddis, hem müfessir yerine koyup her alanda ahkam keserler. Oysa memur oldukları üniversitelerde kendi branşları dışında ders yetkisi verilmez. Zira yetkinlikleri yoktur. Branşlarının dışında topluma ahkam keserken görev yaptıkları kurumlarda kendi branşlarında bile muteberlikleri tartışmalıdır.

Bunlara kulak veren bir Müslümanın şu soruları kendine sorup cevaplaması gerekir.

1-) Kur'an-ı Kerim'i öğretmek ve açıklamak için gönderilmiş olan Peygamberin (sav) sözlerinin adedi mi fazla olmalı yoksa Kur'an ayetlerinin sayısı mı? Daha ilmi bir ifadeyle soracak olursak bir ilmin metni mi daha uzundur yoksa izah ve şerhi mi?

2-) Kuranı Kerimi açıklayıcı ve öğretici olarak gönderilen Peygamberin (sav) sözleri mi daha çok ve kıymetli olmalıdır yoksa 14 asır sonra gelen kişilerin sözleri mi daha fazla ve daha kıymetli olmalıdır?

3-) (Ayrı bir başlıkta detaylıca ele alacağımız üzere) Tarihteki en kapsamlı akademik çalışma olarak yapılmış olan hadis tedvinleri (toplanıp yazılması) kendini akademisyen olarak tanımlayan kişiler tarafından hangi mantıkla yok sayılır. (Bu konuda geniş bir makalemiz olacaktır)

4-) İslam hukuku kurumsallaşırken gerek itikat (inanç esasları ve usulleri), gerek ibadet, gerekse muamele (toplumsal ilişkiler) konularında yalnızca hadis olduğu metin ve senediyle kesinleşmiş sözlerin kullanıldığını, bırakın uydurma hadisleri Peygamber’e sav dayanağı zayıf kabul edilen hadislerin bile hüküm inşaasında kullanılmadığını bile bile, bunu göz ardı ederek (yine aynı hadis kaynaklarında zayıf ve mevzu olduğu vurgulanan rivayetleri öne çıkararak) tüm hadis-i şerifleri itibarsızlaştırma çabalarının maksadı nedir?

5-)Bu insanlar kendilerini (Kur'an müslümanı) olarak tanımlarken Peygamberimizi (sav) Kur'an dışı bir Müslümanlıkla itham ettiklerinin farkında mıdır?

6-)Sizler Kur'an-ı anlama hususunda Peygambere (sav) mi tabi olacaksınız yoksa peygambercilik oynayan sahte Kur'an müslümanlarına mı?

7-) Ve belki de bunlara kulak veren Müslümanların kendilerine en çok sormaları gereken soru şudur. Ben kuranı Kerimi bütünüyle bilecek kadar okudum mu? Basit bilim dalları bile yıllar süren eğitimle ancak kenarından köşesinden branşlaşarak kırıntılar halinde öğrenilebilirken, Kuranı Kerim gibi muhteviyatı zengin bir kitap bir iki kere okumayla, veya birkaç ayet veya suresini okumakla ihtisas edilebilir mi?

İkinci grup, birinci grubun hem pozisyon olarak hem de tavır ve davranış olarak tam karşısında gibi görünen ama aynen bunlar gibi peygambercilik oynayanlardan oluşur. Bunların malzemesi mesnedi olmadan tevil edilmiş ayeti kerimeler, uydurulmuş hadisler, Peygamber’e sav atfedilen ama aslında uydurulmuş olan sünnetler ve rüya - ilham - zuhurat - keramet karışımı hikayelerden oluşur.

Amaçları mankurt zihinler ve kurşun askerlerden oluşan ideolojik bir rant sistemi oluşturmaktır. Bunların ileri gelenleri kendilerini dışarıya doğru tanıtırken tam bir Kur'an ve sünnet alim ve aşığı olarak tanıtırlar. Kendi içlerinde ise Kur'an ve sünneti ideolojilerine göre çarpıtarak okuyup ve anlatıp uydurma hadisler, senare edilmiş menkıbeler ve akıl ve inanç kalıbının dışındaki hurafelerle mensup ve müntesiplerini motive ederler.

İkinci grup söylem ve eylemleri ile birinci grubun ekmeğine yağ sürerken birinci grupta aynı şekilde (onların hezeyanları üzerinden söylem geliştirip onları reklam ederek) ikinci grubu desteklemeye devam eder. Bunlara zıtların kardeşliği ve dayanışması diyebiliriz. Peygamberi (sav) dinden soyutlayıp kendini dinin anlatıcısı durumunda gösterenler nasıl peygambercilik oynayanlarsa, Peygambere (sav) ait olmayan söz ve davranışlarla insanlara dini anlatanlar da aynı şekilde peygambercilik oynuyorlardır.

!!!NOT - DİKKAT!!!

Burada bahsettiğimiz ikinci grup, Peygamberane (sav) bir ahlakı esas edinen ve maneviyat yolunu kendilerine yol edinen gerçek mutasavvıflar değil, tasavvufu kendisine kisve yapmış rant ve şer odaklarıdır.

Dijital dünyada (ve kendi ortamlarında) karşımıza çıkan üçüncü ekol gerçekten kitap ve sünnetin zahirine bağlı olmaya çalışan kesimdir. Yazımızın bu bölümünün sonunda da vurgulayacağımız üzere burada kast ettiklerimiz tekfirci selefi - vehhabi zihniyetin temsilcileri değil selefi salihin akidesine bağlı olanlardır.

Bunlar her şeyi kitap ve sünnetin ilk hali üzere ele alır ve onun ötesini bid’at, dalalet, şirk ve küfür olarak değerlendirir. Çerçeveleri dar kuralları katıdır. Yukarıdaki iki gruba nispetle takdire şayan ve tebliğe layık olsalar da katı tutum ve tavırları İslamın tefekkür ve terakki anlayışına uygun değildir. Yaklaşımları Kur’an-ı Kerim'in tüm zamanlar, kişiler, idrakler ve algılara hitap eden cihanşümul (evrensel) yapısına terstir. Bunlara göre felsefe, kelam ve mantıkla uğraşmak haramdır.

İslam'ın ilk birkaç yüzyılında, özellikle İmam-ı Gazali'ye kadar olan süreçte hakim olan anlayış bu anlayıştı. O dönemdeki hakim anlayış “hidayetten sonra dalalete, ilimden sonra cehalete ve imandan sonra küfre düşme korkusu” üzerine kuruluydu. Bu sebeple de her yeni bid’at (dine sokuşturma) olarak kabul edilirdi. Her amel ve davranış küfür olarak görülürdü. Bu anlayıştaki ilk büyük kırılma İmam-ı Azam’la başlamış ve İmam-ı Gazali'nin oluşturduğu fikriyat ile İslam dünyası genel olarak bu anlayıştan uzaklaşmıştır.

İmam-ı Azam gerek itikadi gerekse ameli fetvalarında nakille beraber re’ye (akıl ve mantığa - kıyasa) yer vermiş ve bu sebeple de kendi zamanında dahi çok şiddetli eleştirilere maruz kalmıştır. Hatta bu konuda zamanın bazı alimleri tarafından bid’at ehli ve kafir olarak suçlanmıştır. Kendi talebelerinden bile İmamı Azam’a zaman zaman karşı çıkanlar olmuştur.

İmam-ı Azam’dan yaklaşık 250 yıl sonra gelen İmam-ı Gazali eserlerinin bir çoğunda aklî mukayese ve muhakeme ile kendisinden önceki alimlerin korkularının yersiz olduğunu, dinden çıkmanın zannedildiği kadar basit sebeplerle gerçekleşmeyeceğini ve kıyas yoluyla ortaya çıkan yeni fikir ve amellerin bid’at olmayacağını vurgulamıştır. Malesef Gazali'nin makul izahlar ve sağlam delillerle ortaya koyduğu bu fikirler kendi zamanında dahi suistimal edilmiş ve alimler adeta mesnetsiz kıyaslara dayanarak bid’at ve hurafe üretme yarışına girmiştir. Sırf bu sebeple İmamı Gazali'nin ömrünün son döneminde açtığı yoldan pişman olup "keşke selefi salihin akidesi olduğu gibi kalsaydı" tarzında ifadesi olduğu bile iddia edilmektedir. Fakat O dönem ve sonrasındaki ehl-i sünnet alimleri İmamı Azam ve Gazali'nin yoluna sahip çıkıp usullerini geliştirmiş, kıyasın şartlarını tespit ve tayin ederek bid’atçiliğin önüne geçmeye çalışmışlardır.

Kıyasta ilk şart kitap ve sünnet ile sabit bir aslın olmasıdır. Bu asla makıysun aleyh (kendisine kıyas yapılan şey) denir. Kıyas edilen şeye ise ferî denir. Hakkında açık bir hüküm bulunmayan ve asıl ile aynı cinsten bulunan ferî, asıl ile feri arasındaki ortak bir illet (sebep) vasıtasıyla ve aklın kabul edebileceği bir kıyas ile hükme bağlanır. Böylece dinde olmayan bir şeyin dini bir hükümmüş gibi sunulmasının önüne geçilir.

Bir örnek verelim. Toplumumuzda mübarek vakitler olarak kabul edilen kandil kutlamaları vardır. Beş kandil gecesinden sadece Kadir Gecesi Kur’an’da sabittir. Genel görüşe göre diğer dört tanesini kutlamak bid’attir. Fakat İmam-ı Azam ve İmam-ı Gazali’nin getirdiği yeniliklere göre kıyas yolu ile diğer gecelerin kutlanması da bid’at olmaktan çıkar. Burada makısun aleyh Kadir Gecesidir. Peygamberimizin (sav) doğduğu Mevlid Gecesini Kadir Gecesi’ne kıyas yapacağımız ferî olarak kabul edelim. Kadir Gecesi'nin kıymeti o gecede Kur'an'ın inmiş olması sebebiyledir. Mevlit Gecesinin kıymeti ise o gecede Peygamber Efendimizin (sav) dünyaya gelmiş olmasından dolayıdır. Mademki içerisinde kıymetli olayların gerçekleştiği zamanlar değerli zamanlardır o zaman Mevlid Gecesi de kıymetli bir gecedir ve değerlendirilir. Kıyası kabul etmeyen selefi görüşe göre bid’at olan Mevlit Kandili, kıyası kabul eden maturudi ve eşari görüşe göre bid’at değildir.

Dini anlatılarda bulunan dördüncü görüş İmam-ı Azam çizgisinde devam eden maturidi ve eşari görüştür. Bu görüşe göre şeri deliller (dini hükümlerin sabit olduğu kaynaklar), kitap, sünnet, icma (bir meselede bir devrin alimlerinin aynı fikirde olması) ve kıyastır (şartlarına uygun yapılan kıyas). Genel itibariyle burada da bazı sıkıntılar yok değildir. Mesela kıyas meselesinin suistimal edilip belirlenen şartları haiz olmayan mukayeselerle bid’at ve hurafelerin oluşturulması başlıca problemdir. Yine dini hükümlerin sabitleştiği ve dolayısıyla içtihat kapısının kapandığı görüşü bir başka problem teşkil eder. Bu problemin detayı ayrı bir başlık altında ele alınması gereken başlı başına bir konudur.

Şimdi din adına konuşan insanları dinlerken onların bu dört görüşten hangisine sahip olduğunu bilmek, dinleyicinin sağlıklı bir değerlendirme yapması için önemlidir. Dinleyici evvela bu dört ekolden hangisini benimseyeceğine karar verip ona göre seçici olmalıdır. Şayet mealci akıma tabi ise aklın gerektirdiği ve kabul ettiği ilk şey Kur’an-ı Kerim'in mealini bütün ayetleri hazmedinceye kadar tekrar tekrar okuması gerektiğidir. Zira söylem olarak Kur'an müslümanlığı vurgusu yapan öncü mealciler eylem olarak Kur'an-ı kendi görüş ve ideolojileri doğrultusunda anlatıyor olabilirler. Bunu yaparken de yalnızca ideolojilerine uygun ayetleri (bazısını da cımbızlayarak) ortaya koyup o ayetin izahı sadedindeki diğer ayetleri göz ardı ediyor olabilirler. Ayetlerin inişindeki tedrici metodu (zamana yayarak hükümlerin oluşması ve değişmesi sistemi) göz ardı ederek değişmiş olan hükümleri değişmemiş gibi sunabilirler.

Mesela İslam'ın ilk dönemlerinde insanların su yerine şarap içtikleri zamanlarda içki ve kumarla alakalı inen Bakara Suresi 219. ayette: “İçki ve kumarda büyük günahlar ve büyük menfaatler vardır. Günahları menfaatlerinden daha büyüktür.” şeklinde soğutucu bir ifade kullanılmaktadır. Buradaki yalnızca “İçki ve kumarda menfaat vardır.” bölümünü alıp Kur'an'dan ve İslamî teamüllerden uzak birisine “Allah ayette böyle buyuruyor” denilse o kişinin hataya düşmesi kaçınılmaz olur. Veya ayetin tamamı “Büyük günah olmakla birlikte içki ve kumarda menfaat vardır.” şeklinde anlatılsa yine karşıdaki kişiye “Günah olmakla birlikte bunları da yapabilirsiniz.” algısı aşılanır. Ve Maide Suresi 90. ayetten habersiz olan (hepsi şeytan işi pisliktir.) kişi mealciliğin tuzağına düşmüş olur.

Tasavvufun adını kullanan ve gerçek tasavvufu lekeleyen bid’atçi ve hurafeci tayfanın İslamî söylemler altında oluşturdukları yapılara direkt olarak din dışı yapılar demek mümkündür. Tasavvufun ne olduğu ve ne olmadığı ile alakalı ayrı bir başlığımız ve başkaca paylaşımlarımız olacaktır
Adını Selefi salihine nispet eden selefi ekol günümüzde kendi içinde tam bir karmaşa halindedir. Selefi salihinin yolunu benimseyerek tekrar küfre düşmeme arzusuyla kitap ve sünnete tabiiyet meşru bir yol olsa da, bu meşruiyeti suistimal ederek çok yüzeysel meselelerde dahi kendileri gibi düşünmeyenleri şirk ve küfürle suçlayan, onların mallarını ve canlarını helal addeden, evliliklerini batıl sayan, nikahlı hanımları nikahınız batıl diyerek kendilerine nikahlamayı mübah gören, kendilerinden olmayanlara karşı savaşmayı cihat kabul edip onların mallarını ganimet, erkeklerini köle ve kadınlarını cariye hükmünde addeden ve kendilerine selefi diyen zihniyetten uzak durmak gerekir.

Maturidi ve eşari ekollerine tâbî olan ve kendilerini ehli sünnet diye tanımlayan kişiler takip edilmelidir. Fakat bunlarda da "ehli sünnet" kavramı kılıf edilerek yapılan birçok yanlış eylem ve söylemlerin olduğunu iyi bilmek gerekir.

En doğrusu amentü esaslarına olduğu gibi iman edip detaylı çalışmalarla oluşmuş ve yerleşmiş geleneksel İslam'ı yaşamaya çalışmak ve fenomen alimler!den uzak durmaktır.

Sizlerde Paylaştığımız makalelerde bizimle aynı görüşteyseniz bu makaleleri ulaşabildiğiniz herkese ulaştırma gayretiyle bizlere destek olabilirsiniz. Amacımız beğeni almak, şöhret bulmak, maddi menfaat elde etmek değildir. Tek gayemiz Rıza ı Bari için mücadele ve mücahede etmektir. Hedefimiz, planlamasını yaptığımız 50 makalelik ilk seriyi ve sonrasındaki 50'şer makalleik üç diğer seriyi kitap halinde de basıp "ücretsiz olarak tüm Türkiye ve hatta dünyada dağıtmak" ve kalıcı birer eser olarak geride bırakıp "batılın karşısında hak için bir çivi çakmaktır". Bu konuda da sizlerin hem fiziki, hem manevi, hem fikrî, hem de maddi desteklerinizi bekleriz....

Zafer Çelik - 13.06.2025 - "Her Hakkı Mahfuzdur"

İlim Marifet ve Hikmet Derneği

Address

Istanbul

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when İlim Marifet ve Hikmet Derneği posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share